Margaretayı Beklerken

fotograf (3)

“Her çağ kendisine intikal eden metni kendi
tarzında anlamak durumundadır; çünkü metin,
içeriği çağıyla ilgili olan ve içinde kendisini
anlamayı denediği geleneğin tümüne aittir.
Yorumcuyla konuştuğu için, metnin asıl anlamı
yazarının ve ilk izleyicilerinin/okuyucularının
anlama ihtimallerine bağlı değildir.
Metin onlarla özdeş değildir, çünkü onun
ortak belirleyicileri daima yorumcunun
tarihsel durumu ve dolayısıyla tarihin
objektif yöneliminin bütünüdür aynı zamanda” 1

“Margaretayı Beklerken”nin ilk baskısı 1996 yılında Stokholm’de yapılmış. Geçen sene, 2014 de ise ikinci baskısı okuyucuya ulaştı.

Roman postmodern (2) romanın bütün özelliklerini taşıyor. Dil oyunları, metinler arası anlatılar, bilinen olay örgüsünün dışında oluşu, anlatının ve anlatıcının iç içe geçisi ile – muhtemelen Türkçede yazılmış en iyi örnek. Okuyanın kendine göre bir okuma yapabilmesi için hermeneutiğin bütün imkanları ustaca kullanılmış. Okuyucunun kendi iç dünyası ve tarihselliği açısından kendine özgü bir okuma yapabilmesinin imkanlarını bulabileceği bir zemin hazırlanmış.

Kitapta farklı anlatım teknikleri, birbirinden bağımsız kısa bölümlerde kullanılmış. Dili sade ve akıcı olmasına rağmen şaşırtıcı bir şekilde şiirsel.

Roman yazarın ağzından yakın bir dosta yazılı kısa notlarla, anılarla başlıyor. Çocukluktan başlayarak Avrupa’ya uzanan, bazen geriye dönerek ilerleyen bir hayat. Yazarın; arkadaşlarıyla, anne babasıyla hatta sokak köpekleriyle iç içe geçen, Doğu’nun ve Batı’nın kültür kodlarıyla dokunan (/dokunarak ilerleyen) bir roman.

Bir çok bölümde zaman ve yerin belirsiz olması ve anlatımın bir anlatıcı eşliğinde birinci tekil şahıstan olması okuyanın kendine dönmesine sebep oluyor. Okuyan kendi ruh haline ve geçmişinde odaklanıyor. Okuyucu kendi iç dünyasına farlarını doğrultuyor.

Romanın bir anlatıcının ağzından anlatılmasına çağdaş edebiyatta rastlamak mümkün. İlk akla gelen “Gecenin Sonuna Yolcuk”. Gene Foucault’ya öznelliğin dışlanması konusunda ilham veren Roussel’den bahsedilebilir. Gerçi burada maksat bir yüze sahip olmamaktan(3) ziyade anlamı açık tutmaktır, ama sonuçta yöntem ve sonuçlar benzerdir.

“Margaretayı Beklemek” kalabalıklarla ve yalnızlıkla sınanışın ve bekleyişin romanı. Sadece insanla da değil bu bekleyiş, aynı zamanda değişen ve gelişen hâliyle kültürün ve geleneğin içinde bir bekleyiş ve sınanış, sorgulayış.

Margareta’yı ilk defa, 13. Bölümde Galata Mevlevîhane’sini andıran tozlu bir kilise avlusunda beklemeye başlarız, ismi ilk defa orada telaffuz edilir; zamanın durduğu geleceğin- geçmişin bir adım geriye çekildiği, kendimizle karşılaştığımız bir andır, atmosferdir. Geçmişin sukut içinde olduğu geleceğin ise ağırlığını üzerimizden çektiği, bizden birkaç adım mesafede beklediği, belki ulaşılmak için sırasını beklediği, problemleriyle/çelişkileriyle bir yumak halinde bir anlam(landıma) beklediği, ve bizim  yine de sukut içinde oturduğumuz/oturabildiğimiz anlardan bir andır. Gelecek Margareta’yı beklemekte şekillenir.

Roman ilerledikçe benzer kişiselliklerimizi, hatıralarımızı geride bırakarak ilerleriz. Sanki bir devrimi bekler gibi sabırla Margareta’yı bekleriz.  Hayatın doğal akışı içinde rastlantılarda, yollarda, kafelerde… Gerçek hayatta da çoğu zaman neyi beklediğimizi bile bilmeden ümitle beklediğimiz olmuştur.

Margareta’yı hayalini, yüzünü, geçmişini bilmeden, onu hakkında bir fikrimiz olmadan bekleriz. Nadiren ona başka başka yerlerde rastlarız, onu farklı kılıklarda/kişiliklerde görürüz.. Mesela sh. 95 de yaşlı bir kadındır, bir başka sayfada ise genç bir kadın. Margareta sanki gelecekte bir yerde, her hangi bir zamanda, her şeyin düzeleceği bir zamanın adıdır. Ya da ona sebep olacak olanın.

Gündelik yaşamda bekleme hep bir ümidin gölgesinde yaşanır, gelecekte gerçekleşecek bir şeyin, yoklukla ve yoksunlukla bir umudun ya da havucun peşinde olmaklığın. Romandaki bekleme gittikçe bir şey vaad etmeyen bir beklemeye dönüşür.

Geleneksel dünyada, beklemek, sabırla ümidi eritir; kendine tutunanı zamansız, geleceksiz durağan bir zamana taşır – ve orada, Mecnununa kendi çölünde bir dünya kurmayı öğretir. Romanın  ilerledikçe kahramanın kimliğinden ve tarihinden yavaş yavaş sıyrıldığına ve salt beklemeye dönüştüğüne tanık oluruz.

Modernite eleştirilerinin gölgesinde bekleme iyinin ve güzelin/standartların ilerde bir yerde ve zamanda olmasıdır. Burada bekleme bir yandan kendini silme ve hükümsüzleştirmenin egzersizidir (4) yeterince hızlı koşamamanın suçluluğu ile sürüp gider. Bu haliyle beklemeye olumsuz bir anlam yüklenir.

Gene de her çağda kişisel yolunu arayanlar için beklemenin inşa edici bir yanı olduğu söylenebilir. Sıkıntılar, hastalıklar, tecritler, uzun yoksunluklar hayatın önceliklerini değiştirebilir; daha evvel yüksek sesle sorulmamış soruları gün ışığına çıkarabilir. Bu önceliklerin, bazen insandan ve insanlıktan yana olması da her zaman mümkündür. Bekleme kişiliğin oturmasına, bireyselleşmeye ve olgunlaşmaya da yol açabilir. Roman böyle umudu canlı tutuyor.

1. Hakikat ve Yöntem – Hans- Georg Gadamer 2. cilt sh.47-48
2. http://tr.wikipedia.org/wiki/Postmodern_edebiyat
3. Çağdaş Sosyoloji, Anadolu Üniversitesi Yayınları sh.124
4. Çağdaş Sosyoloji, Anadolu Üniversitesi Yayınları sh.80-81

Reklamlar
Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s