Louis-Ferdinand Celine – Gecenin Sonuna Yolculuk

                                                                                                                                                                                           celine                                                                                                                                                                                             

                                                                                                                                                                                      “Acımız o büyük olanı, böyledir işte, bir oyalanmadır” (403)

 

 

Bir romanı ya da bir filmi anlatmam gerektiğinde onu benden sonra okuyacakların(/izleyeceklerin) keyfini kaçırmamak ve onlara bir bakış açısı dikte etmemek için konusuna çok fazla girmemeye, hikayesinden uzak durmaya çalışırım. Gene yazının, bir alıntılar seçmesi haline gelmemesi için de mümkün olduğu kadar az alıntı yapmaya çalışırım. Fakat bu sefer, “Gecenin Sonuna Yolculuk”ta bunu yapmayı beceremedim; konuyu açık etmek ve bol bol alıntı yapmak zorunda kaldım. O yüzden kitabı hiç okumamış okuyucuyu baştan hem uyarayım hem de özür dileyeyim. Şöyle diyeyim; okunmaya değer bir kitap. İsterseniz yazıyı bekletin, kitabı okuduktan sonra okuyun. Belki de siz benim okuduğumdan bambaşka bir şey okuyacaksınız.

Romanda Ferdinand’ın hikayesi kendi ağzından anlatılır. Kitabın önsözünde bu konu hakkında etraflıca bir bilgi var. Onu ve onun tecrübe ettiği dünyayı kendi ağzından dinleriz. Ve Ferdinand’ın dünyaya nasıl yabancılaştığına birinci elden tanık oluruz. Ferdinand ve onun dışında var olan bu dünya sıradan, alelade bir dünya değildir. Bu dünya tekin olmayan, ne zaman ne yapacağı belli olmayan, güvensiz bir dünyadır ve Ferdinand bu dünyada zamanla yarışır. Ferdinand’ın ve arkadaşlarının yolcuğunu geceye çeviren bu tekinsizlik, güvensizlik ve belirsizliktir.

Louis Ferdinand Celine’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” kitabı; durduk yerde, hiçbir sebep yokken Ferdinand Bardamu’nun bir iddia üzerine askere katılışını anlatmasıyla başlar. Kitabı kabaca iki bölüme ayırabiliriz, ki nerdeyse iki eşit parçadır: Savaşın gölgesinde geçen bölüm ile savaş sonrasında geçen bölüm. Savaşın gölgesinde geçen bölüm Bardamu’nun savaş karşısında yaşadığı dehşet ve hayatta kalmak için yaptıklarını anlatmasıyla geçer. Nerdeyse savaştan kaçmak için bütün dünyayı dolaşır ve okuyanını birbirinden renkli binbir maceraya sürükler. Bu arada ölüm korkusundan, Amerika’ya ayak basmasıyla yavaşça sıyrılır ve özgürleşir, bu, yani yelkenliden kaçıp Amerika’ya ayak basmak, onun ilk özgür tercihi olarak kendi sorumluluğunu ve kaderini sırtlamasını sağlayacaktır.

İkinci bölüm Ferdinand’ın Fransa’ya dönüp, tıbbı bitirmesiyle başlar. Fransa’ya dönmek için Molly’den ayrılışı, doktor olmaya karar verişi ise onun diğer özgür kararları olarak not edilmeli.

Bu bölümün ana teması sefalet ve onunla mücadele üzerinedir. Yazarın sefaleti anlatmak için seçtiği mekan olarak seçtiği Rancy’de yaşayan bir çok karakterde onu değişik şekillerde izleriz. Sefalete ya da ölüm korkusuna maruz kalanların hayalleri yoktur. Yoksunluk endişesi onların birer gelecek projelerinin olmasını engeller. Bu ise onları kabalaştırır . (?)

Üzerinden ölümün ezici ağırlığı kalkan Bardamu, “gece yolculuğu”nda yeni döneme girer, kendi deyimi ile daha aşağılara iner. Artık savaşın yaşamda kalma adına dayattığı dünya içinde değildir. Ama sefaletin hüküm sürdüğü bu dünyada tamamen de özgür değildir.*

Celine göre sinema ve dans (sanat) gösterileri bu boğucu ortamı ve onun yaratmış olduğu tek düzelikten kaçış, ortaya çıkan umutsuzluk karşısındaki tek avuntudur.

Ferdinand’ın bütün yolculuklarında yollarının sık sık kesiştiği, bazen beraber yol aldıkları bir arkadaşı vardır : Robinson. Neredeyse hemen her sıkıntıda, her kriz ortaya çıkar. Zeki, becerikli, her ortama kolay uyum sağlayan rasyonel bir insandır Robinson. Fakat adının çağrıştırdığı Cruseo gibi yalnız, hayatla tek başına başa çıkmak zorunda kalmış biridir . İlk bölümde her sıkıntılı anda ortaya çıkışı okuyanda onun hayali bir kahraman olup olamayacağını düşündürür, belki de bir iç sestir diye düşünülür. İkinci bölümde birçok karakterle zaaflarıyla birlikte ilişkiye girince, bir karakter kazandığında bu düşüncenin yanlışlığı ortaya çıkar.

Romanda Robinson’la her karşılaşmamızda onu, onca yeteneğine, uyumluluğuna rağmen hep bir önceki karşılaşmadan daha kötü bir halde buluruz. Sağlığı gittikçe daha kötüleşir, umudu azalır, geleceği hakkında daha kötümserleşir. Bu hâl Touluouse’a kadar böyle devam edecektir.

Hayatta kalmak, ölmemek için küçük hileler, entrikalar, düzenbazlıklar yapabilmesine rağmen hep biraz daha fazla köşeye sıkışır, yabancılaşır. Hayat onu en sonunda bir Raskolnikov’a çevirir. Yabancılaşmanın kısır döngüsünden akılla, çalışarak aşmaya, ayakta kalmaya çalışır, fakat bir türlü beceremez, medeniyetin yoksulları ezdiği bu dünyada. İddialı bir ifade ile söylemek gerekirse, Robinson rasyonel (/ama fakir) insanın (temsili) çıkmazıdır.

Çıkmazının nedeni parasızlık olarak kabul eder. Savaşta da sonrasında da fakirlikten dolayı ayrımcılık gördüğün düşünür. Fakirleri dışılayan onları içine almayan, görmezden gelen bir dünyanın (/medeniyetin?) içindedir. Öyle bir görmezden geliştir ki bu, savaşta ölmelerini umursamaz, bunun böyle olmasını gerektiğini düşünür, fakirlerin hayatı üzerinde hakları olduğuna inanır. Bu umarsızlık muhtemelen bu uğursuz gece yolculuğunun müsebbibidir.

Robinson, Ferdinand’ı bir nevi inzivaya çekildiği Rancy’de de bulur ve peşinden sürükler. Birbirlerinin aynasıdırlar.

“Dolayısıyla onunla, yani Robinson’la yeniden karşılaşmak, beni bayağı sarsmıştı ve sanki nükseden bir türlü hastalık etkisi yaratmıştı. Her tarafına acı bulanmış suratıyla, sanki bana tatsız bir düşü geri getirmişti, uzun yıllardır bir türlü kurtulamadığım bir düş. Sırf bu yüzden iki lafı bir araya getiremez haldeydim.”sh.302

Celine’in “gece yolculuğu”ndan kastı nedir? Celine, bizi Robinson ve Ferdinand ile nasıl bir yolculuğa çıkarmıştır?

Gece yolculuğunun ilk çağrışımı karamsarlıktır. Kitabın yayınladığı 1932 de Birinci Dünya savaşının izleri henüz tazedir. Dünya 1929 ekonomik buhranının içindedir. Bütün bu sıkıntılar Varoluşçu felsefenin (1) imkanlarını zorlanmasını sağlar, ona zemin hazırlamaktadır. Sartre 1938 de Bulantı’sını, 1942 de Sisifos ve Yabancı’sını yazacaktır, yani işin teorisinin dile gelmesi için bir on yıla ihtiyaç vardır. Celin’in gece yolculuğunun bir çok teması, bizi , sanki 1932 de erken bir varoloşçu edebiyatla karşı karşya bırakmış gibidir. Monotonluk, yabancılaşma, gelecekten ümitli olamama, ölüm, saçma ve tiksinti/bulantı. Celin’in romanı Camus’un Sisifos efsanesinde izlediği rota ile birbir aynı gibidir, bir farkla (2):

“Birden, tam aklımdan çıkmışken, kızların şarkısı yaşamdan bile daha güçlü hale geldi, hatta kaderin yönünü tümüyle uğursuzluktan yana döndürdü. Öyle olunca onlar bir yandan şarkı söylerken, ben de şu zavallı dünyanın tüm sefaletini ve de özellikle kendiminkini düşünmeden edemedim, üstelik, tıpkı tonbalığı yemişim gibi, midemi bulandırıyordu kaltaklar, o şarkılarıyla. Oysa en zor kısmını unuttum, hazmettim sanıyordum!”(402)
“…öyle bir hüzün kaplıyordu ki içinizi şarkıyı dinledikçe, doğruydu üstelik hiçbir şeyin hiçbir yere vardığı yoktu, ne gençlik ne de ötesi, öyle olunca da sözler uçup gittikten ve şarkı bittikten epeyi sonra, o melodi adamakıllı uzaklaşmışken iyice çöküyordu insan, kendi döşeğinin üzerine, yalnızca kendine ait olan gerçeğin ta kendisi, nihayet iki seksen uzanabileceğin o güzelim çukurun içine”(404)
“Dünyanın sonuna varmıştık, bu giderek daha da belirginleşiyordu. Daha öteye de gidilemezdi, çünkü daha ötede yalnızca ölüler vardı”(406)
ve arkasından hortlakların resmi geçidi başlar. Bu gösterinin sonunda, gün ışırken söylenen şu cümle de dikkat çekicidir “ Artık istersen gel de bul onları, çok zor. Bunun için Zaman’ın dışına çıkabilmek gerek” (408)

Sisifos efsanesinde de bir gün Sisifos dağın zirvesinde yuvarlanan taşın arkasından bakarken insanın kaderi ve trajedisi olan saçma ile yüz yüze gelir. (2) Bu tarihten sonra Sisifos başkaldırır ve iyimser bir yoruma doğru ilerler.

Romandaki farkı bu iyimser sonuca doğru ilerlememesidir.

Ferdinand için Amerika bir umuttur. Savaşın yıkıcılığında bu umut, ölümden kaçış ile onu (ve Robinson’u) tutkulu bir gezgine çevirir. Fakat Amerika’nın yaratacağı hayal kırıklığı ile savaşın bitmesine rağmen hayatın değişmemesi, fakirlerin durumunda bir değişme olmaması bir ümitsizliğin doğmasına yola açacaktır. Umutlar teker teker buhar olur uçar. Savaş, her türlü kötülüğü peçeleyen bir sebep, mazerettir – savaşın varlığı bir umudun yaşamasını sağlamıştır. Savaşın bitmesine rağmen hiçbir şeyin değişmemesi insanları yeni bir kavrayışa yöneltecektir- gecede bir aşama daha geçilmiştir. Saçmanın idrakı (Camus’un ve varoluşçuların terminolojisine sadık kalırsak) gecenin içinde aşılması gereken bir merhale daha vardır: Ölümün tecrübesi. Bardamu, doktorluğunun da verdiği şansla(?) ölümle, savaş sonrası hayatta da içli dışlı olacaktır – ölüm çevresinde görmezden gelemeyeceği bir şekilde dolanmaktadır. Fakat onu idrak etmesi için Tania ile tanışması, onun hayal kırıklığını görmesi, kendi kendini kapatmış olduğu aşkının kafesinin demirlerine vura vura öldürüşünü öngörmesi ile hortlaklar gecesini yaşaması gerekecektir. Bu gece onun Sisifos’un aşağı yuvavarlan taş karşısında olan biten her şeyi idrak ettiği, saçmayla karşı karşıya kalıp başkaldırdığı, kaderini eline aldığı an gibidir. Bence romanın en kritik dönemeci burasıdır. Burası Celine’in başından beri bizi getirmek istediği yerdir.

Ferdinand’ın gecenin içine yaptığı bu yolculukta yalnız değildir, neredeyse romanın tüm kahramanları benzer tecrübeleri yaşar ve her biri farklı sonuçlar çıkarırlar. Henrouil ana, Robinson birer ölüm tecrübesi geçirir, Henrouillerin gelini ve Parapine’in ise ayağının altından dünya kayar. En son klinik sahibi Baryton işi gücü bırakıp bir gezgine dönüşür. Gecenin içinde, romanın tüm kahramanları nefesleri yettiği kadar aşağılara inerler. İçlerinden bir tek (sanırım) Henrouil ana saçmaya başkaldırır ve olumlu bir sonuç çıkarır. Ve ne gariptir ki, bu tecrübe ona ölüler arasında şen şakrak bir yaşamın şansını verir, kendi kaderini eline almasını sağlar.

Hayata biraz tutunanların hep bir korkuları/endişeleri vardır; öldürülme korkusu, borcunu ödeyeme, başkasının ne diyeceği/ küçük düşme. Bu korkularının arkasına saklanırlar ve yolda geri kalırlar.

Roman Robinson’un tiradı ile biter. Madelon’un aşkı üzerinden hayata bakışını açıklamak zorunda kalır. Ve böylece aşkı tartışmaya açarlar. Aslında tartışılan aşk mıdır yoksa aşk olarak isimlendirilmiş tutku mudur? Eğer aşk tartışılmaya açılacaksa Molly’nin aşkını nereye koyacağız? Burada bence Madelon’un aşkının aslında aşk değil de bir tutku, hırs olduğunu söylemek romanın bütünlüğü açısından bir çözüm olabilir; içinde iktidarı ve sahiplenmeyi de taşıyan. Hayalindeki aşkını ve umutlarını zorla da olsa gerçekleştirmeye çalışmak bir yerde. Hastalıklı bir aşka sahip olan Madelon, neredeyse Molly’nin tam zıddıdır. Madelon ne kadar aşkını elde etmek için baskı yaparsa, Molly de bir o kadar sessiz kalmakta- ufak sitemlerle yetinip, daha öteye gitmemektedir.

Madelon’a göre Robinson ve Ferdinand yılgın, tutunamayan insanlardır. Ümitleri ve gelecek planları olan bir insan için bu yorum doğrudur. Ümidin ötesinde bir umarsızlığa, atalete sahip oldukları da doğrudur. Ama bu, ölüm korkusunu ile ümidin bir aradalığını, yani saçmayı aşanın hâlidir. Robinson’un Madelon’un aşkından (onu gösteriş biçiminden?) tiksinmesi bundan dolayı olmalı.

Peki iyilik? Alcide’in bir dünya savaşından uzakta, bir tropik ormanın ıssızında inzavaya çekilmesi, yeğeninin okuması için ömrünü tüketmesi Molly’nin fedakarlığına çok benzer. Romanın bütününlüğü içinde, yani bir gece yolcuğunda ifade ettiği anlam karşısında çözülmesi zor iki karakterdir Molly ve Alcide. Daha iyi bir yorum için belki biraz daha işgüzar bir okumaya, satırların altına biraz daha bakmaya gerek vardır.. . Muhtemelen Celin, karşılıksız sevgide ve adanmışlıkta gece yolcuğuna istisnai olarak bir ışık görmüş, bu iki aydınlık karakteri hikayesine katarak iki küçük parantez açmıştır.

Son olarak, bu macerada Robinson’u Ferdinand’ın önüne geçiren şey nedir? Hayata meydan okuyabilmesi, umarsızlığı? “Robinson’un başardığını başarabildiğimi düşünmek, yani kafamı tek bir fikirle, ama ölümden bile daha güçlü sapasağlam, muhteşem bir düşünceyle doldurmam ve o zaman da sırf bu fikir sayesinde her tarafımdan zevk, gamsızlık ve cesaret fışkırtmam olacak iş değildi hani. Fışkırtıcı bir kahraman.”551

Benim görebildiğim Robinson’un yaşadıklarından hayata bir itiraz, meydan okuma hali çıkarmış olması. Son meydan okuması ona pahalıya mal olur. Ferdinand ise alışkanlıklarının içinde kendini bir atalete bırakmıştır. Ferdinad, Robinson’un yolculuklarından bir “fikir” çıkararak öne geçtiğini ifade ettiğinde, bence itirazın ve meydan okumalarının (gamsızlığından ve cesaretinden beslenen) bir fikri temeli olduğunu ima etmektedir.

Dipnot :

1-ALBERT CAMUS VE JEAN-PAUL SARTRE’DA ‘SAÇMA’NIN KARŞILAŞTIRILMASI – YÜKSEK LİSANS TEZİ – HAZIRLAYAN Yasemin Akış

“Hayatın herhangi bir aşamasında, bir köşe başında ya da bir lokanta kapısında birden bire insanı yakalayıveren saçma duygusu, kişiyi hayatını yaşayabilmesi için gerekli olan uyku ve dinginlikten yoksun bırakır. İnsan içinde sürekli olarak bir kaygı taşımaya başlar. Bundan sonra kişi, huzursuzluk, tedirginlik ve korku içinde kalır. İnsanın saçma duygusuyla tanışmasında toplumun bir etkisi yoktur. Saçma tamamıyla kişisel bir duygudur. Camus’nün deyişiyle ” kurt, insanın yüreğindedir; onu yürekte aramak gerekir.” 81

Camus saçma üzerindeki ilk düşüncelerini akılla varılmış bir fikirden çok duygusal bir deney olarak işler. Kendisinin ilk olarak Cezayir’deki gençlik yıllarında duyumsadığı bu duygunun, fizik varlığın zenginliği ile ölümün zorunluluğu arasındaki karşıtlığı derinden derine hisseden insanda ortaya çıktığını ve geliştiğini söyler. 82 Saçmanın ilk belirtileri kişisel deneylere bağlıdır. Hayatın monotonluğu ve mekanikliği saçmanın ilk habercisidir. İnsanlar yaşamın mekanikliği ve öldürücü monotonluğu içinde varlıklarının değerini ve amacını sorgulamaya başlarlar. Günümüz modern toplum insanının yaşantısı buna güzel bir örnek oluşturur. Yaşamımızın durmadan tekrarlanması çoğu zaman bizi rahatsız etmez. Hatta bunun bilincine bile varmamız zordur. “Sabahleyin kalkmak, tramvaya binmek, büroda ya da fabrikada dört saat çalışmak, yemek, dört saat iş, tramvay, yemek, uyku…” 83 Bu aynı ritmi haftalar, aylar hatta yıllarca tekrarlarız. Ama bir gün “dekorlar yıkılır”. İnsanlar birdenbire varlıklarının nedenini sormaya başlarlar. “Neden? Sorusu yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır.” 84

Artık günlük davranış biçimindeki bir halka tamir edilemez şekilde kopmuştur. Saçma’nın belirtileri arttıkça insan artık nihilizmin kenarına, hatta uçurumuna sürüklenir. Bundan sonra saçmanın ikinci belirtisi ortaya çıkar. Bu belirti zamanın geçmekte olduğunun korku verici bir şekilde duyumsanmasıdır. Kişi bütün umutlarını geleceğe bağlar ve onun gelmesini bekleyerek yaşar. Geleceğe dair planlar, ümitler, hayaller ona güç verir. Fakat kişi, insan hayatındaki tek gerçek olan ölümün geleceğin ta kendisi olduğunun farkındadır. Camus’nün değişiyle “bu tutarsızlığa hayran kalmamak mümkün değildir.” Kişi bir gün gelir bu tutarsızlıkla daha da fazla yüzleşmeye başlar.

Kişi “yine bir gün otuz yaşında olduğunu görür ya da söyler. Gençliğini belirtir böylece. Ama aynı anda, zamana göre yerini de belirtir. Zamanın içinde yerini alır. Geçmesini beklediğini söylediği bir eğrinin belirli bir anındadır. Zamanın malıdır, içinin ürpertiyle dolması üzerine, en kötü düşmanı olarak görür onu. Yarını istiyordu hep, bütün benliğinin bundan kaçması gerekirken, yarının gelmesini diliyordu. Etin bu başkaldırısı, saçma budur işte. ”

Bir başka neden olarak ise ‘yabancılık’ çıkar karşımıza. Bu durum Pascal ve Kierkegaard’dan beri varoluşçuların biricik çıkış noktası olmuştur. Saçma birçok insanın çeşitli derecelerde duyumsadığı, yabancı bir dünyada tek başına bırakılmış olma duygusundan da kaynaklanır. Bu tek başına kalma duygusunu varlığımızın rastgele ve gelişigüzel olduğu duygusu da doğurabilir. Saçma kavramı, birey ve dış dünya arasındaki kapatılması olanaksız uçurumu belirler. Bilinmeyen bir gücün dünyaya fırlattığı insanlar, bu duruma karşın o dünyanın parçası değildirler. Yerleşmek istediklerinde yurt diye nitelendirebilecekleri bir yer bulamazlar. Yaşamlarını anlamlı bir biçimde sürdürmek, güvenlik altında olmak isterlerken, varoluşun türlü rastlantılarının elinde oyuncak olduklarını algılarlar. Özgür olmak isterlerken doğanın nedenselliğinden kurtulamadıklarını görürler. Sonsuza dek mutlu yaşamak isterlerken, kendilerini her şeye son veren ölümün karşısında bulurlar. Yaşam sevgisinin karşısına, yaşam karşısındaki çaresizlik dikilir. Yaşamını türlü çekişmeler içinde geçiren insanoğlu ne denli uzun yaşarsa, kendini dünyaya o denli yabancı bulur. 86 Camus bu yabancılığı şu şekilde açıklar;

“Birdenbire düşlerden, ışıklardan yoksun kalmış bir dünyada kendisini yabancı bulur insan. Yitirilmiş bir yurdun anısından ya da adanmış bir toprağın umudundan yoksun olduğu için, bu sürgünlük çaresizdir. İnsanla hayatı, oyuncuyla dekoru arasındaki kopma, saçmalık duygusunun ta kendisidir. ” 87 sh.36,37,38

https://archive.org/stream/AlbertCamusVeJeanPaulSartreDaSamaninKarilatirilmasiComparisonOfAbsurdInAlbertCamusAndJenPaulSartre/Albert-camus-ve-jean-paul-sartre-da-samanin-karilatirilmasi-comparison-of-absurd-in-albert-camus-and-jen-paul-sartre_djvu.txt

2- “Camus’nün Sisifos’u taşı tepeye doğru bin bir güçlükle yuvarlaya yuvarlaya çıkarır ve taş her seferinde kendi ağırlığıyla aşağıya yuvarlanır. Yüzlerce defa tekrarlanan bu sahnelerin birinde, Sisifos düşen kayanın ardından tepeden aşağıya inerken insanlık durumunun trajik bilincini bütün çıplaklığıyla yaşar ve düşünür.

Sisifos saçmanın duvarlarını yıkamayacağının bilincine varır. Sisifos ölümlüdür ve yazgısı olan ölüme karşı koymaya gücü yoktur. Bu durumda yazgısından kaçmak yerine- zaten istese de kaçamaz, onu, sınırları içinde kalarak kabullenir. İnsanlık durumunun bu trajik bilinci, onu yaptığı işten zevk almaya, ona bağlanmaya götürür. Çünkü artık tanrıların olmadığı bir dünyada yazgısının tek efendisi kendisidir.

Tanrıların sürekli boşa çıkacak umutsuz bir iş yapmakla cezalandırdığı Sisifos’un en önemli özelliği, cezasını bilinçli olarak kabul etmesidir. Bütün yaşamını ‘evet’lemiş olmakla kendi kaderine egemen olur. Çünkü “taş, kendi taşıdır.”109 “İşte Sisifos’un bütün gizli mutluluğu bundan ibarettir. Kaderi ona aittir. Onun kayası onun meselesidir.”110 Sisifos’daki asıl değişim, aitlik zamiriyle dile getirilir. Daha önce, tanrıların cezası bağlamında dayanılmaz, insanı aşağılayan bir zorlama olarak görünen şeyi, Sisifos şimdi kendi malı haline getirir. Sisifos taşı kabul ederek “evet” demiştir. Bu “evet”, pes etmenin bir ifadesi olarak yorumlanmamalıdır. Sisifos “evet” dediğinde, hayatını mutlak ve yok edilemez kılar. Bu edim, bir bakıma onun özgürlüğünü kanıtlamasıdır.

Sisifos kendisini sonu gelmez bir çabanın uygulayıcısı olarak görmez. İniş ve çıkışını birbirine zıt iki unsur olarak görmektense, döngüsel bir hareket olarak kabul eder. Sisifos, çabasını düz olarak ve bir yolun sonundaki hedefe doğru yapılan bir ilerleyiş olarak gördüğü sürece mutlu olamaz. Tepeden aşağı inişine hayatına dahil olmayan bir edim olarak baktığında, bu edimi mümkün olduğu kadar çabuk tamamlayıp asıl yaşayışına dönmek ister. Oysa bu edim de onun yaşayışının bir parçasıdır. Şimdi, düz değil de dairesel olan yolun her noktası, aynı zamanda başlangıç ve sondur. Artık, taşın günün birinde yukarıda kalacağını ve zahmetinin son bulacağını ummaz. Böyle bir umudu olduğu sürece, taşın aşağı yuvarlanmasını bir felaket olarak görür. Ancak taşın yuvarlanmasını değiştiremeyeceği bir gerçek olarak kabul ettiği zaman, taş kendi içinde bir anlam kazanır.111 Onu kendi amacı için bir araç gibi kullanır.

Camus’ye göre Sisifos, yazgıyı insanlar arasında sonuçlandırılacak bir işe dönüştürür. Onun keşfettiği bu yolda tanrılar da onu engelleyemez. Çünkü yazgısı kendisinindir ve kayası kendi nesnesidir. Aynı şekilde saçma duygusunu içinde hisseden insan da, sıkıntısı üzerinde gözlem yapmaya başladığı zaman, bütün putları yıkar. Camus’ye göre kişisel bir alın yazısı varsa, yalnızca tek bir alın yazısından söz edilebilir; ölüm. Ancak, insan bunu kaçınılmaz bulduğunda küçümseyebilir. İnsanın kendi yaşamına yönelmesini simgeleyen Sisifos, insansal olan her şeyin tümüyle insan kaynaklı olduğunu gösterir. Çünkü tanrıları yadsıyan Sisifos için, efendisiz olan bu evren ne anlamsız ne de değersiz görünür.112” sh. 45,46,47

-a.g.e.

Reklamlar
Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s