Margaret Mazzantini – Sakın Kımıldama

Margaret Mazzantini, bol ödüllü romanı “Sakın Kımıldama” da oldukça klişe ve tanıdık bir hikaye anlatır. Buna rağmen, bu tanıdık hikayenin altında oldukça ciddi bir probleminin etrafında dolanmasını da bilir.

Hikaye bir cerrah olan Timoteo’nin kızının geçirdiği motosiklet kazası sonucu çalıştığı hastahaneye getirilmesiyle başlar. Timoteo’nin kızı Ada’nın bir beyin ameliyatı geçirmesi gerekmektedir ve o bir cerrah olmasına rağmen kızının ameliyatına girmeye cesaret edemez. Ameliyathanenin kapısında onu sarsan hikayesini kızına hayali bir şekilde anlatır.  Timoteo sıradan, kötü bir roman kahramanıdır. Hikayesi bir kahramanlık, cesaret hikayesi değildir. Zayıf bir karaktere sahiptir, yeri geldiğinde bencil ve saldırgan olabilmektedir. Tanınmış bir cerrahtır. İyi bir işi, iyi/düzenli bir hayatı, güzel bir karısı vardır. Fakat yolunda gitmeyen bir şey vardır, pek tarif edilmez bir iç sıkıntısı. Zaman zaman hepimizin yaşadığı,  aşina olduğu tanımlanamaz bir sıkıntı.

foto1

Uzun ve bazen teknik terimlerle detaya boğulan, çoğunlukla bir yere ulaşmayan tasvirler roman ilerledikçe kahramanının iç sıkıntısının ifadesidir. Kendini içine sıkıştırdığı sıkıntıyla dünyayı buğulu bir pencerenin arkasından seyrediyor gibidir. “Benim için çoktan camın arkasındalar, dünyayı istemediğim, dünyanın da beni istemediği zamanlarda dünyayla sınır çizdiğim, her zamanki buğulanmış camın arkasında” 172

Buğulanmış camın öte tarafında nerdeyse bir otomat gibi yaşaması, bu dünya yaşamaya yaracak niteliklere sahip olmayan İtalya ile tanışmasına kadar sürer. İtalya, karısı Elsa kadar güzel değildir; hatta çirkindir, kötü kokar, kötü giyinir, kötü bir işte çalışır ve bir barakada yaşar. Timoteo ona muhtemelen bu yüzden saygı duymaz ve zorbaca davranır.

Her şey, gene zorbaca bir davranışından sonra, İtalya’nın onun için yapacağı makarna ile değişir. Niteliklerin dünyasından bambaşka bir dünyaya geçeriz. Yüklenilmiş olan bütün nitelikler; rüküşlükler, çirkinlikler, pis kokular gider yerine yeni ve başka bir şey gelir. İtalya sahip olduğu niteliklerin toplamından başka bir şeydir artık. Yazar bizi oldukça ilginç bir soruyla karşı karşıya bırakır. İnsan sahip olduğu niteliklerinin toplamı mıdır? Yoksa onun, yani tüm bu niteliklerin dışında bir şey midir. Bir özü var mıdır? İnsan denen şey, görünen niteliklerinden, onların toplamından başka bir şey midir?

foto2

 

Yazarın herhalde burda İtalyan olmasından kaynaklanan bir iltimasla, makarnaya ruha/öze, artık her neyse,ona açılan bölüm öncesinde bir selam yollar. Şekillerin dünyasından oraya geçilir; rüküşlüler, çirkinikler, pis kokular italya’ya yüklenen her kötü nitelik kaybolur. Artık, İtalya sahip olduğu niteliklerin dışında bir şey olarak okurun karşısına çıkar. İnsanlar arası diyalog, bu ne olduğu bir türlü izah edilemiyen özle var olur. İtalya neye dönüşmüştür?  Hikayesi olan birine mi? Belki. Elsa’nın bir Yunan heykelini hatırlatan güzelliğine karşın, İtalya’nın kusurları onu bir hikaye sahibi yapar. Ve ancak bir ruhun bir hikayesi olur, heykellerin/resimlerin değil.

Oğlum, hiçbir gümüş bedenli dilber, hamam duvarlarına çizilmiş resimlere kendisini gösterir, onların karşısında cilvelenir mi?

O huri gibi güzel resimler şöyle dursun, kalkar, yarı kör bir kocakarıya karşı cilvelenirsin.

O kocakarıda olan ve resimlerde olmayan nedir ki seni o resimlerden tutup çeker? 

Sen söylemezsin ama ben söyleyeyim: Akıldır, duygudur, anlayıştır, tedbirdir, candır.

Kocakarıda insanla kaynaşan can var. Halbuki hamamdaki resimlerde ruh yok. 

Hamam duvarındaki resim, bir harekete gelseydi derhal seni kocakarıdan çekerdi. (Mesnevi 6. cilt)

 

Birinin sevgi dolu bakışlarına, ilgisine muhatap olabilmek kolay ele geçirilen bir şey değil. Ama  dirseğim tezgâha dayalı, elimde on bin liret, böyle bakılmak için, hayatımda bir kez o zavallı engellinin spastik gence baktığı gibi birinin bana bakması için, sağlıklıların safındaki yerimi memnuniyetle bırakabileceğimi düşünüyordum.” 96 Akılla ölçüp biçtiğinde – nitelikler dünyası ile kıyaslandığında rasyonel olmayan bir kıyas.

Bir diğer zor soru, bir başkasının ruhuna/özüne ne kadar nüfuz edebiliriz? Aslında olan şey nedir? Sonuçta nüfuz ettiğimiz şey kendi ruh dünyamız, çünkü ancak kendi idarkımızda kendi idrakımızın ufkunda gezinebiliriz, fakat bir farkla karşımızdakinin genişletip refakat ettiği bir ufukla. Ve vefanın muhatabı da bu refakattır herhalde. Buzlu camın bu tarafında, bir başkası muhtemelen bize kendi idrakımızda gezme şansını veriyor, öbür türlü, tek başına olduğumuzda kendi idarkımıza da kapalıyız. Çocukluk hatıralarımız, onlarla hesaplaşmamız hep anlatacak hikayemizi,  dinleyen bir kulak olduğunda var. Şöyle demek ne kadar doğru bilemiyorum, ancak hikayesi olan biri hikayelerimize dokunup onları canlandırıyor.

Görünüşlerin ötesinde iki insanın sadece sevgiyle bağlanabileceği mümkün bir dünya var mıdır? Mazzantini buna ümitvar bir cevap verir.

“Sakın Kımıldama” bir klasik değil, büyük bir ihtimalle olmayacak da; ama kolay okunan iyi bir kitap.

Bir not, kitap 2004 yılında “Don’t move” ismiyle filme çekilmiş. Filmin imdb adresi

http://www.imdb.com/title/tt0330702/

foto3

 

Reklamlar
Önceki Yazı
Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s