Max Horkheimer’in Akıl Tutulması

44

 
Max Horkheimer’in Akıl Tutulması bir klasik. Tekrar tekrar okunması gereken bir kitap.

Bu harika kitap oldukça uzun, nerdeyse ayrı bir kitap olabilecek- 50 sayfalık bir önsözle başlıyor. Yine de bu uzun girişten pek şikayetçi olmadım. Eleştirel okulun tarihsel hikayesinin verildiği bu giriş genelde sıkılmadan okunuyor.

Kitap hakkında en büyük eleştirim harflerinin çok küçük olmasıydı. Bu yüzden kitabın bir kısmını pdf den okumak zorunda kaldım. Tabii notların hepsi dağıldı, toplamak güçleşti. Yayınevlerinin kitapları, yakın gözlüğü kullanmamakta direnen okuru da dikkate alıp birkaç punto büyük basması ne güzel olurdu.

Kitap, Horkheimer’in insanlığın nesnel akıldan öznel akıla geçişini anlatması ile başlar. Düşünce dünyamızın faydacılık/pragmatizm üzerinden şartlanmasının, öznel aklın insan doğası ve birey üzerine yaptığı tahribat ile de devam eder. Artık nesnel akla geri dönüşün pek mümkün olmadığını düşünen Horkheimer, son bölümde öznel aklın kullanımının zararlarını önleme hususundaki önerilerini sunar.

 

*Kitaptan öğrendiğim en önemli şey, spekülatif/nesnel aklın yokluğunun insani duyarlılıkları yok etmesi oldu. Gerçi nesnel aklı gerekçeleyen doğruların, kabullerin tüm zamanlar için doğru, eleştirilemez kabul edilişinin de insan haklarını, insani duyarlılıkları yok edebilecek mazeretler i yaratması her zaman mümkün. İnsan bu noktada düşünmemeye, kendine sunulanı kabul etmeye çok meyilli. Ama yine de nesnel akılda, varlığı tartışılır olsa da, dönülebilecek, referans alınılabilecek temel düşünceler mevcut. Öznel aklın dünyasında bu hiçbir şekilde mümkün değil. Üstelik öznel akıl, gelenek yoluyla aktarılan düşünceyi, sembolleri de bozmakta; onları birer göstergeye/imaja çevirerek araçsallaştırmakta pek mahir.

 

“Noel Baba’nın bir süpermarket görevlisi olduğunu bilen ve satışlarla Yılbaşı arasında bir ilişki olduğunu kavrayan çocuk, dinle iş dünyası arasında bir etkileşim olmasını olağan karşılar” sh 85. Bu satırlar bana lüks otellerde, halıcılarda, devlet törenlerinde, açılışlarda karşılaştığımız semazenleri hatırlattı. Ticareti artırmak için araçsallaştırılan, kendisinden ticareti canlandırmak için istifade edilen semazenler asıl bağlamlarından kopuyor, birer reklam aracı olup çıkıp zihinlerde bu haliyle yer alıyordu.

* Max Horkheimer akıl dışılığı (sh.76) spekülatif metafizik gerekçeden yoksunluk olarak kullanıyor. Bir gerekçeden yoksunluk bizi insaniyetimizi, günümüzde insan insan haklarını gerekçeleyebilmeyi  imkansız hale getiriyor. Bu yoksunluğun hukuki ve siyasal eylemi gerçeklemede elimizi kolumuzu bağladığını düşünüyorum.

Bu noktanın şöyle bir ön kabulü olduğunu da not edelim; iyi eylemin akılsal bir gerekçesi olmalıdır. Bu da bizi Kant’ın niyet/görev etiğine götürüyor. İşin Aristo’nun işaret ettiği şekilde huy’a dönebilmesi bana daha mantıklı geliyor. Ama tabii ilk defa karşılaşılan bir olayda ya da huy edinilmemiş bir olayda etiğin rasyonel akla gitmesinden başka çare de yok gibi. Bir de doğal bir şekilde iyi de olsa huyların aklın kontrolünde, eleştirisinde olması onun değişen zamana ve olaylara karşı esnek ve uyanık olabilmesine yardımcı olur.

*Pozitivizmin bilim ve kültür olarak ikiye ayırdığı toplumsal düşünce dünyasında, kültür göreceli hale gelerek insansızlaşır. Çünkü temel doğrular ve onları ayakta tutan gerekçeler kültürü oluşturan dayanışmayı özgecilikten, faydacılığa doğru değiştirerek içini boşaltır.

 

*Kitabın güncel bir karşılığı okuma sırasında kendiliğinden ortaya çıktı. Yaşanan darbe teşebbüsü karşısında şöyle bir not almışım: Öyle  ya da böyle yeryüzünde kurtulmuşluk vad eden öğretiler, zıddını mecburen yer yüzünde üretir. Böyle yaparken hesap gününü de yeryüzüne indirerek dinin ahiret inancını zedeler. Tüm bu süreç ise aklı nesnel akıldan öznel akla kaydırır; akıl, din ve etik determinizm sınırlarına hapsolur. İnsanlığın, iyi olmanın içi boşalır
*Öznel aklı Habermas üzerinden okursak toplumsal iletişimi zedeleyen bir yanı olduğunu da söyleyebiliriz. Habermas’ı ve iletişimsel eylemi hatırlatıp geçelim.

 

Max Horkheimer, düşünme alışkanlıklarımızda görmezden gelmeye alıştığımız açık bir yaraya doğru başımızı tutup çeviriyor. Görmezden gelip, gelmeme ise okura kalıyor.

Reklamlar

Sokrates’in Savunması

 

 

sokrates1

 

Grupta Sokrates’in Savunması seçildiğinde itiraf edeyim, her zaman okuyabilirdik diye düşündüm, ama yanılmışım – ilk okunacak kitaplardan biriymiş.

İş Bankası yayınları çok iyi bir şey yapmış; Sokrates’in Savunması başlığı altında dört diyaloğa yer vermiş. Mahkeme öncesi bir diyalog olan Eutyphron (Eftifron diye okunuyormuş) *, Sokrates’in Savunması – mahkeme ve mahkeme sonrası iki diyalog  Kriton ve Phaidon (Paydın ya da Faydın – tam duyamadım). Bu sayede mahkemeyle ilgili bütün diyalogları bir arada okuyabiliyoruz. Bunun yanı sıra Ari Çokona’nın çevirisi çok iyi, kitaba bir edebiyat eseri niteliği verecek kadar güzel.

Kitabın bana düşündürdüklerine gelince;

* Mahkemede, Sokrates diğer diyaloglarda alıştığımız Sokrates’ten farklı. Muhatabını pohpohlayan, alttan alan Sokrates gitmiş, yerine rakibi Meletos’u suçlayan, kızgın bir Sokrates’e bırakmış. Muhtemelen mahkemenin ve suçlamanın ciddiyetinin farkında.

* Sokrates’in mahkemedeki savunması bir iddia etrafında şekilleniyor. Sayfalar ilerledikçe bu iddianın bir ilke olduğunu seziyoruz. Haklı ya da haksız, ayrı bir konu-onu anlamak, iddiasındaki ilkeyi anlamaktan geçiyor.

* Her şeyi bilenin ya da bildiğini düşünenin öğreneceği, öğreteceği bir şey kalmamıştır. Onun kendine yaptığı bir yolculuk yoktur. Anca kendi kulübesinin penceresinden sabit bir ufuktan dünyaya bakar, ahkam keser.

* Delphi tapınağı hikayesiyle kurmaca ya da değil, kutsalın bile sorgulanabileceği düşüncesiyle işe başlar. Sh.37. Sokrates kehaneti yanlışlayacak bir örnek aramaktadır. Bir tek siyah kuğu bütün kuğular beyazdır önermesini yanlışlayacağı gibi, o da kehaneti yanlışlıyacak bir örneği aramakatadır. Belki de Tanrının kehanetine verdiği önemden dolayı anlamaya çalışıyordur, bilemiyoruz.

* Sokrates bilmediğini kabul ederek (yeni bir şey) bilmenin imkanını yaratır. Bilen, bildiğini düşünen insan emindir, şüphe duymaz, araştırmaz, eleştirmez. Olanı düzeltme ihtiyacı duymaz.

* Bilmiyor oluşumuzun bilgisi her kararın arkasından hep yinelenmesi gereken bir bilgi ya da kabul. Çünkü her hüküm/karar bir bilginin gerekçelemesine dayanır, rastgele verilmemişse. Bu gerekçenin paranteze alınması yeni bir gerekçelemeye yer açar.

*Sokrates, Kriton’da yasalara uyma ya da ikna konusunda, yasayı temsil edenlere bir kötü niyet yazmıyor. Yasayı temsil edenleri hakikat gösterilebilirse ikna olabilecek insanlar olarak kabul ediyor. Onların söylediğini kastetettiğini, kastettiğini söylediğini düşünüyor. Ya da aksi onun için işleyen bir topluma karşılık gelmediği için bir anlam ifade etmiyor. Habermas’ın iletişim kuramına Mevlana’nın “olduğun gibi görün”üne denk düşen, onları hatırlatan bir şeyler var bu düşüncede/bakış açısında. Yasalar ile yaptığı söyleşide zımmi bir toplum sözleşmesine işaret ediyor. Sofistleri bile ikna edebilmesinde bunun payı olmalı. Sofistler çamura yatmamışlar diyaloglarda.

  • Buna göre felsefeciler kolay kandırılabilecek insanlar. Çünkü her zaman karşındakinin söylediğini kastettiğini kabul etmek zorunda ki bir karşı argüman kurabilsin ya da söylediğini kabul etsin.

**
Dünyaya dalmış bir insanın gözlerini dünyadan alıp kendine çevirmesi ve yapıp ettiklerinin sonuçlarından çok onların nitelikleri üzerine düşünmesi zor. Çoğu insan bu iki farklı düşünüşün farkında dahi olmayabilir. Hata yapmadıkça vicdan azabı çekmedikçe gözü kendine dönmez. İşte Sokrates bir atsineği gibi bizi uyandırmaya çalışmakta. Bildiklerimizin aslında temellendirilmiş kanaatler sanılar olduğunu göstermekte. Kendindin farkında olan bir bilincin.

Soktrates’in hakikata duyduğu merakı takip etmek heyecan vericiydi.

İonna Kuçuardi’nin İnsan ve Değerleri

 

IMG_0632

Hocanın anlattığı konuyu anlamak için bir kavramlar çerçevesinin oluşması zaman alıyor. O zamana dek kelimeler marşı basmayan motor gibi boşlukta dönüp duruyor. Sanırım felsefi içerikli kitapların ilk sayfalarının yavaş okunması bundan. Yazarın üç aşağı beş yukarı ne anlattığını sezmeye başladıktan, yani yazarın kavramsal çerçevesi kendini açmaya başladıktan, onunla bir aşinalık geliştikten sonra sayfalar hızlanıyor.

Kitap galiba bir editörün gözünden geçmemiş. Kelime tekrarları çok var gibi geldi. Yine de hocanın metnini gözden geçirmek cesaret isteyen bir iş. Felsefeci titizliği ile anlatmak istediği konuda hiç bir kavramı eksik bırakmamaya çalışmış.

Kitabın ilk baskısı 1971 yılında yayınlanmış. Hocanın daha sonra yayınlayacağı “Etik”, “Sanata felsefeyle bakmak” ve “İnsan hakları” kitapları için bir hazırlık olmuş gibi.

Kitap değer ve değerler ayrımı üzerine. Bunu yaparken iki farklı bakış üzerinden; Gnosiolojik ve Antroplojik felsefi bakış açıları üzerinden konuyu inceliyor.

Daha evvel birkaç yerde Antropolojik felsefe kavramına rastlamıştım. Doğrusu ne olduğu hakkında çok fazla bilgim yoktu. Gnosiolojik kavramına ise ilk defa rastladım. Birbirinin zıddı iki kavram olarak henüz kendilerini tam olarak açmasalar da, ne olduklarını sezebilmemi sağladı. Sanırım antropolojik felsefe, konuyu kültür ve tarih içinden ele almak. Diğeri ise insanın anlık bilgisinden. Bu haliyle bana Ömer Faruk Anlı’nın Eleştirel Rasyonalite ve Sokrates videosunu hatırlattı :https://www.youtube.com/watch?v=YbYujm-gx5c

İnsanın sömürülmesi değerler üzerinden gerçekleşiyor. (S.44) insanın insan olmaktan kaynaklanan değeri yerine buna bahane üretebilecek değerler sistemi- moral üretiliyor kullanılıyor. Hoca bunun için değer ve değerler kavramını ayırıp aradaki farkı belirginleştirmeye çalışmış.

Kitabın düşündüklerine gelince :

*İnsan her zaman daha iyiyi seçme saiki ile karar almaz. Daha iyiyi seçme işi bir seçim. Başka saiklerle çıkar, günü kurtarmayla, tarafgirlikle de bir seçim yapabiliriz. İyiyi seçmede öncelikli olan, doğru değerlendirme, anlama gayesine sahip olmayı seçmekte. Değerlerin çatışması, en yüksek iyinin seçimi ise bir sonraki aşama. Sh.91

*Herhalde en ilginci kişinin kendine verdiği değer konusu olmalı. Hayata bakışımızı, umudu umutsuzluğu biçimlendiren ana düşünce. Bir nevi ana yazılım. Kitapta üzerinde pek durulmamış.

*Değerlerin relativizmi ile değerlerin taasubu iki zıt uç. Değer taasubu değerleri tartışmaya, eleştiriye kaparken değer relativizmi de değerleri ortadan kaldırıyor. Değerlerin varlığı eleştiriye açıklıktaki bir oluşla mümkün.

Doğa olaylarını anlama ile insanı ve toplumu anlamanın koşulları/yöntemleri farklı. İnsana ve topluma bir tarihsel ufkun içinden değer biçiyoruz. Doğa bilgisi ise deney ve bilimsel paradigmanın içersinde mümkün. Bilimsel paradigmanın/kavramsal çerçevenin bir bilim adamı cemaatini gerektiriyor. Sosyal bilimleri ilgilendiren olayların ve durumların ya da gündelik problemlerin anlaşılması bir kültürel/tarihsel bir ufkun içinden belli bir zaman dilimi için ele alınarak yapılabiliyor. Başka zaman dilimlerinden konuyu ele alıp başka sonuçlar çıkarmak mümkün ya da farklı disiplinlerden. Üstüne hiç bir olayı tarihin sonundan değerlendirme şansımızın olmadığını bilmek sonuçlar/hükümler hakkında tevazuyu gerektiriyor. Bunun doğal neticesi sonuçları eleştirel düşünce için eleştiriye/yanlışlamaya, geliştirilmeye açmaktır.

Michel Foucault – Doğruyu Söylemek

fotoğraf

Kitap, yazarın 1983’de Berkeley’de verdiği altı dersin bant kayıtlarının çözümlenmesinden oluşuyor. Türkçeye Kerem Eksen çevirmiş.

Bu yazıda öncelikle kitabı tanıtmaya çalışacağım. Sonra Mesnevî üzerinden doğruyu söylemek kavramının Doğu’daki varlığı üzerine düşünmeye çalışacağım. Bunu, Doğuda da Yeniplatoncu düşünme alışkanlıklarının yanında ve ondan farklı olarak, gündelik hayatta bilgiye ve tecrübeye dayanan irfanî bir geleneğin varlığından söz edebilmek için yapacağım.

Konferanslar, doğruyu söylemek anlamındaki “parrhesia” ile doğruyu söyleyen kişi/hakikat anlatıcısı “parrhesiastes” sözcüğünün edebiyat eserlerinde ve felsefi kitaplarında izinin sürülmesini konu alıyor. Sözcüklerin zaman içersinde toplumsal değişmelere ve olaylara koşut olarak anlamı değiştirir, derinleşir, zenginleşir. Foucult’yu (Fukolt/Fuko) ilgilendiren bu kelimenin neden sorunsallaştığı. Eski Yunan’da ve Roma’da, bu kelimelerin üzerine düşünmeye ya da yazmaya neden ihtiyaç duyuldu.

“Doğruyu söylemek”, kitapta yer alan anlamına göre konumca kendinden yüksek ve güçlü birine yapılan eleştiridir. Bu yüzden cesaret isteyen tehlikeli bir iştir. Fakat bu, aynı zamanda parrhesiastes olduğunu iddia eden kişi için ahlaki bir ödevdir de.  Zamanla bu süreç, kendini doğruyu söylemekle  görevli hissedenin kendi hayatını güvenceye alacağı sözü isteme ile başlayan teatral bir parrhesia oyununa dönüşür. Siyasi parrhesia monarşilerde krala yol göstermekle görevli danışmanların ya da demokrasilerde vatandaşlara özgü bir haktır.  Zamanla anlamın  kendilik bilgisi olarak değişmesiyle vatandaşların üzerine düşen bu hak bilgelerin üzerine düşen bir görev olarak değişir. Böylece hakikat anlatıcısının rolü ve nitelikleri de tartışmaya açılmış olur.

Canlı bir hayata sahip Atina’da; sosyal hayatta, ticarette, yönetimde, uzun süren savaşlarda ve iktidar çekişmelerinde gerek yöneticilere verilecek tavsiyelerde gerekse mecliste karar alma aşamasında doğruyu söyleme hayati bir öneme sahip. Gündelik dünyevi sorunlardan insanın kendisine dönen parrhesia, bilgelik, hakikat arayışına dönüşürken,  hakikat anlatıcısının rolü ve nitelikleri üzerine düşünme ihtiyacını da doğurur.

*    *   *

Foucult ikinci bölümde, parrhesia’nın izini Euripides’in oyunlarında, ağırlıklı olarak da İon ve Orestes efsanelerinde sürer.

İon’un dikkat çeken özelliği, hakikati söyleme işinin Delphoi’den (tapınağından) Atina’ya, Apollon’dan Atina vatandaşına geçişin hikayesidir. sh.31 Böylece insan hakikati bilme/araştırma/öğrenme sorumluluğunu sırtlanır.

Orestes’te ise parrestais’ın nitelikleri üzerine bir tartışma açılır. Burada iki tipleme öne çıkar: Talthybios ve Autourgos. İlkinin kullandığı kötü, ikincisi iyidir parrhesiayı temsil eder. Ama iş bu kadar basit değildir. Onların mizaçlarından kaynaklanan bu tavır sosyal konumlarından yaptıkları iş ile biçimlenmiş bir mizaçtır aynı zamanda. En azından Autourgos için.

Talthybios bir muktedirin emrindeki ulaktır. Sakin sessiz duramayan, aklına gelen her şeyi söyleyen, geveze, boşboğaz bir mizaca sahiptir. Konuşması ve susması gereken yeri bilemediğinden akılcı konuşamaz. Bilgisizliğini yaygaracılıkla ve cesur kibri ile kapatmaya çalışır.

Taltybios’dan sonra gelen konuşmacı ise bu mizacın zıddı özelliklere sahiptir. Fakat onun bu mizacı kazanmasını sağlayan toplumdaki yeri gibidir. Biraz uzun bir alıntıyla bu önemli konuşmacının karakterini verelim.

Adamın üçüncü özelliği  “autourgos”, yani bir “el işçisi” olmasıdır[I.920]. Auturgos deyişi kendi toprağını işleyen insanlar için kullanılır. Sözcük belli bir toplumsal kategoriye işaret eder. Bu kategoridekiler büyük toprak sahibi ya da köylü değil, kendi toprağını kendi el gücüyle çalışan, dönem dönem de birkaç hizmetkar ve kölenin desteğini alan toprak sahipleridir….Orestes’te en ilginç olan nokta, Euripides’in bu tür toprak sahiplerinin siyasi uzmanlığına vurgu yapmak üzere sahip oldukları üç karakter özelliğinden söz etmesidir…. İlki bu insanların herkesten daha iyi yaptıkları savaşa gitme ve şehir uğruna döğüşme konularında her zaman istekli olmalarıdır… kendi toprağını işleyen toprak sahibinin ülke topraklarının savunulması ve korunması konusunda doğal olarak duyarlı olduğudur… Çiftçi olarak çalışanlar düşmanın çiftlikleri yağmalamasına, ürünleri yakmasına, sürüleri katletmesine vb. dayanamazlar, bu nedenle iyi dövüşçü olurlar.

Auturgos’un ikinci özelliği “tartışmada haklı çıkmak” konusunda becerikli olması, yani şehre faydalı tavsiyelerde bulunabilmek için dilini kullanabilmesidir….bu tür toprak sahipleri hizmetçilerine emir vermeye ve çeşitli durumlarda neler yapılması gerektiğiyle ilgili kararlar almaya alışkındırlar. … sadece iyi asker değil, aynı zamanda iyi liderdirler. Bu nedenle de ekklesia’ya(halk meslisine), hitap ettiklerinde thorubos (yaygaradan medet umma) kullanmazlar; söyledikleri söz önemli, akla yakın ve faydalı sayılabilecek türdendir…son nokta; Autorgos … barışa yönelik bir isteği simgeler.  sh.55,56

Autorgos’un yani küçük toprak sahibinin yaşayışı ve mizacı bizdeki fütüvvet ve alperen geleneğini hatırlatmakta. Fuko’nun çizmiş olduğu sosyal yapı ve tipoloji ile fütüvveti de açıklamak mümkün gibi duruyor.

Orestes’de bir hukuki dava yapılan kaşılıklı konuşmalar üzerinden gündelik/pratik  sebeplerle bilgiyi talep ediyor. Sokratik kendilik bilgisinde ise bilgi gündelik/pratik bir sebeple değil kendisi adına en fazla da tutarlılık için talep ediliyor.

*   *  *

Üçüncü bölüm kendilik bilgisi üzerine ayrılmış. Fuko bu bölümde Sokrates’in, Epiketos’un, Dio Chrysostom’un Diogenes’i, Plutarkos’un, Galenos’un, Seneca’nın metinleri üzerinde çeşitli çözümlemeler yapıyor. Bunlar içersinde Seneca’nın metni dikkat çekici. Kendilik bilgisi Seneca’da nefis muhasebesi üzerinden bir pratiğe dönüşüyor. Fakat bu nefis muhasebesi pişmanlık içeren bir nefis muhasebesi değil, o, daha çok bir müfettişin incelemesi.

Metinlerin her birinde birbirinden farklı kendilik bilgisi söz konusu. Bu metinlerde parrhesiastes’ın/hakikat anlatıcısınındiğerlerinden nasıl ayırt edileceği sorunu da önemli yer tutar.

Sokratik kendilik bilgisi; kişinin kendini anlaması ve eğitmesine yönelik bir çaba (sh.77) Sokratesin söyledikleri ile yaptıkları arasında, sözleriyle (logos) eylemleri (ergo) arasında uyumlu bir ilişki var.  Sokratik parrhesia etkinliğin amacı, muhatabı, logosla, erdemle ve hakikatle… bir yaşam (bio) tarzı seçmeyi önerirken pratik bir amaca yönelmiş de olur.

*    *   *

Doğruyu söyleme oyununun Doğu’da karşılığı ne olabilir?  Mesnevî’nin ilk hikayesinde de bir hakikat arayışı söz konusu. Burada hakikat arayıcısı Antik Yunan’daki gibi bir hekim. Bir rüya ile gelişi haber verilir, bir mistik kişiliğin yolda olduğu söylenir. Fakat hastasını tedavisinde tam bir hekim gibi. Hastası takdim edilir, hastasını nabzını dinler, ona sorular sorar, deney/gözlem yapar, teşhis konur.  Sadece bir paristas değildir, olayı yönlendirir, idare eder aynı zamanda. Hastası iyileşene kadar bir hekimden bekleneni yapar. Sonra hikayede bir anlam sıçraması/dönüşümü olur. Kişiler daha simgesel bir karaktere bürünür, kuyumcu nefistir. Hz. Hızır kısasıyla bağ kurulur.

İzleyen Hz. Ali hikayesinde ise kendilik bilgisi ile ilgilidir. Hz. Ali içe dönük bakışıyla nefsini devam takip etme gücüne sahiptir. Sözü ve eylemiyle tutarlıdır.

Fuko, hekim (ya da kaptan) ilk çağ metinlerinde sıklıkla verilen bir örnek olduğuna işaret eder. Bu sebepsiz değildir. Bu iki meslekte de hem otorite kullanmaları hem de bir teorik bilgiye ve pratik alışkanlıklara sahip olup bunu her seferinde kendine özgü koşullara uygulama becerisi ve tecrübesine sahiptirler. Bunu da en iyi anda kullabilmektedirler. Mesnevi’deki her iki örnekte de benzer koşullar vardır. Hekim bilgisi ve tecrübesi ile hastalığı bulup tedavi eder. Hz. Ali belki daha evvel öfkelendiğinde öfkesini fark edecek uyanıklığa sahip olacak şekilde tecrübe sahibidir. Bu tavır ilahi bir bakışa sahip olmakla da yorumlanabilir. Ama nasihat olarak okuyan sıradan okur için tecrübe ile yol almaktan başka yol yoktur. İlahi bir uyanıklığa sahip Hz. Ali’nin okura hayranlık bırakma ötesinde  bir katkısı olmaz.

*

Fuko kendilik bilgisinde önemli bir engelden bahseder: Pohpohlayacılar. İnsan, dışarıdaki pohpohçuları tecrübe kazandıkça tanıyıp onlardan sakınabilir, ama ya kendi böyle bir ruh halindeyse ne yapacak? Sh 105-106. Doğu bunu nefs olarak tanımlıyor ve panzehiri olarak tevazuyu öne sürüyor. Nefsin ve tevazunun Doğu’da ortaya çıkışı benlik iddiası üzerinden. Fakat tevazu burada hakikatı aramada ister dışarıda ister kendinde çalışabilecek bir mizaç. Bu noktada Doğu da Batı da insanın kendi dışında bir hakikat anlatıcısına/parrhesiastes/mürşid arayışını (hakikatın iktidarı için) ihtiyaç duyar. Ve hepsinde sorgulananın (logos ile ergo arasında uyum sağlayarak)hayat tarzında bir değişiklik amaçlanır. Sohbetin (/Sokratik diyaloğun) bir eğitim aracı olması da bu yüzden olmalı.

Bu haliyle iki farklı gelenek arasından acele ve eğreti bir bağ kurmak çok da doğru olmayabilir. Fakat bir düşünceyi sınamak, istisnalarını aramak için öncelikle onu derli toplu ifade edebilmek gerekir.  Şimdilik yazıp, kısık ateşte sınanmaya bırakalım.

*

Doğruyu söyleme oyunu aynı zamanda hakikatın arayışıdır. Hakikatle ilişki kurma çabası bugün bilimden, basına pek çok alanda yapılan çalışmaları temellendirmektir.

Foucault’u bir derlemeciden, copy paste eselerden ayıran şey alıntılarına kendi yorumunu katabilmesidir. Bu yorumları kendi felsefi sorusu için ustalıkla kullanmakta.

Doğruyu söylemek çok fazla temellendirilmemiş ahlaki bir ilke, fuko antik eserlerde doğru söylemenin izini sürerken bunu da yapıyor.

Çeviri akıcı ve anlaşılır. İyi bir çeviri, bir tek sh. 77 deki denek taşına takıldım. Doğrusu mihenk taşıydı galiba. Mihenk taşı için yeni bir kelime bulunmuş da olabilir, doğrusunu araştıramadım.

düzeltilecek

Margaretayı Beklerken

fotograf (3)

“Her çağ kendisine intikal eden metni kendi
tarzında anlamak durumundadır; çünkü metin,
içeriği çağıyla ilgili olan ve içinde kendisini
anlamayı denediği geleneğin tümüne aittir.
Yorumcuyla konuştuğu için, metnin asıl anlamı
yazarının ve ilk izleyicilerinin/okuyucularının
anlama ihtimallerine bağlı değildir.
Metin onlarla özdeş değildir, çünkü onun
ortak belirleyicileri daima yorumcunun
tarihsel durumu ve dolayısıyla tarihin
objektif yöneliminin bütünüdür aynı zamanda” 1

“Margaretayı Beklerken”nin ilk baskısı 1996 yılında Stokholm’de yapılmış. Geçen sene, 2014 de ise ikinci baskısı okuyucuya ulaştı.

Roman postmodern (2) romanın bütün özelliklerini taşıyor. Dil oyunları, metinler arası anlatılar, bilinen olay örgüsünün dışında oluşu, anlatının ve anlatıcının iç içe geçisi ile – muhtemelen Türkçede yazılmış en iyi örnek. Okuyanın kendine göre bir okuma yapabilmesi için hermeneutiğin bütün imkanları ustaca kullanılmış. Okuyucunun kendi iç dünyası ve tarihselliği açısından kendine özgü bir okuma yapabilmesinin imkanlarını bulabileceği bir zemin hazırlanmış.

Kitapta farklı anlatım teknikleri, birbirinden bağımsız kısa bölümlerde kullanılmış. Dili sade ve akıcı olmasına rağmen şaşırtıcı bir şekilde şiirsel.

Roman yazarın ağzından yakın bir dosta yazılı kısa notlarla, anılarla başlıyor. Çocukluktan başlayarak Avrupa’ya uzanan, bazen geriye dönerek ilerleyen bir hayat. Yazarın; arkadaşlarıyla, anne babasıyla hatta sokak köpekleriyle iç içe geçen, Doğu’nun ve Batı’nın kültür kodlarıyla dokunan (/dokunarak ilerleyen) bir roman.

Bir çok bölümde zaman ve yerin belirsiz olması ve anlatımın bir anlatıcı eşliğinde birinci tekil şahıstan olması okuyanın kendine dönmesine sebep oluyor. Okuyan kendi ruh haline ve geçmişinde odaklanıyor. Okuyucu kendi iç dünyasına farlarını doğrultuyor.

Romanın bir anlatıcının ağzından anlatılmasına çağdaş edebiyatta rastlamak mümkün. İlk akla gelen “Gecenin Sonuna Yolcuk”. Gene Foucault’ya öznelliğin dışlanması konusunda ilham veren Roussel’den bahsedilebilir. Gerçi burada maksat bir yüze sahip olmamaktan(3) ziyade anlamı açık tutmaktır, ama sonuçta yöntem ve sonuçlar benzerdir.

“Margaretayı Beklemek” kalabalıklarla ve yalnızlıkla sınanışın ve bekleyişin romanı. Sadece insanla da değil bu bekleyiş, aynı zamanda değişen ve gelişen hâliyle kültürün ve geleneğin içinde bir bekleyiş ve sınanış, sorgulayış.

Margareta’yı ilk defa, 13. Bölümde Galata Mevlevîhane’sini andıran tozlu bir kilise avlusunda beklemeye başlarız, ismi ilk defa orada telaffuz edilir; zamanın durduğu geleceğin- geçmişin bir adım geriye çekildiği, kendimizle karşılaştığımız bir andır, atmosferdir. Geçmişin sukut içinde olduğu geleceğin ise ağırlığını üzerimizden çektiği, bizden birkaç adım mesafede beklediği, belki ulaşılmak için sırasını beklediği, problemleriyle/çelişkileriyle bir yumak halinde bir anlam(landıma) beklediği, ve bizim  yine de sukut içinde oturduğumuz/oturabildiğimiz anlardan bir andır. Gelecek Margareta’yı beklemekte şekillenir.

Roman ilerledikçe benzer kişiselliklerimizi, hatıralarımızı geride bırakarak ilerleriz. Sanki bir devrimi bekler gibi sabırla Margareta’yı bekleriz.  Hayatın doğal akışı içinde rastlantılarda, yollarda, kafelerde… Gerçek hayatta da çoğu zaman neyi beklediğimizi bile bilmeden ümitle beklediğimiz olmuştur.

Margareta’yı hayalini, yüzünü, geçmişini bilmeden, onu hakkında bir fikrimiz olmadan bekleriz. Nadiren ona başka başka yerlerde rastlarız, onu farklı kılıklarda/kişiliklerde görürüz.. Mesela sh. 95 de yaşlı bir kadındır, bir başka sayfada ise genç bir kadın. Margareta sanki gelecekte bir yerde, her hangi bir zamanda, her şeyin düzeleceği bir zamanın adıdır. Ya da ona sebep olacak olanın.

Gündelik yaşamda bekleme hep bir ümidin gölgesinde yaşanır, gelecekte gerçekleşecek bir şeyin, yoklukla ve yoksunlukla bir umudun ya da havucun peşinde olmaklığın. Romandaki bekleme gittikçe bir şey vaad etmeyen bir beklemeye dönüşür.

Geleneksel dünyada, beklemek, sabırla ümidi eritir; kendine tutunanı zamansız, geleceksiz durağan bir zamana taşır – ve orada, Mecnununa kendi çölünde bir dünya kurmayı öğretir. Romanın  ilerledikçe kahramanın kimliğinden ve tarihinden yavaş yavaş sıyrıldığına ve salt beklemeye dönüştüğüne tanık oluruz.

Modernite eleştirilerinin gölgesinde bekleme iyinin ve güzelin/standartların ilerde bir yerde ve zamanda olmasıdır. Burada bekleme bir yandan kendini silme ve hükümsüzleştirmenin egzersizidir (4) yeterince hızlı koşamamanın suçluluğu ile sürüp gider. Bu haliyle beklemeye olumsuz bir anlam yüklenir.

Gene de her çağda kişisel yolunu arayanlar için beklemenin inşa edici bir yanı olduğu söylenebilir. Sıkıntılar, hastalıklar, tecritler, uzun yoksunluklar hayatın önceliklerini değiştirebilir; daha evvel yüksek sesle sorulmamış soruları gün ışığına çıkarabilir. Bu önceliklerin, bazen insandan ve insanlıktan yana olması da her zaman mümkündür. Bekleme kişiliğin oturmasına, bireyselleşmeye ve olgunlaşmaya da yol açabilir. Roman böyle umudu canlı tutuyor.

1. Hakikat ve Yöntem – Hans- Georg Gadamer 2. cilt sh.47-48
2. http://tr.wikipedia.org/wiki/Postmodern_edebiyat
3. Çağdaş Sosyoloji, Anadolu Üniversitesi Yayınları sh.124
4. Çağdaş Sosyoloji, Anadolu Üniversitesi Yayınları sh.80-81

Louis-Ferdinand Celine – Gecenin Sonuna Yolculuk

                                                                                                                                                                                           celine                                                                                                                                                                                             

                                                                                                                                                                                      “Acımız o büyük olanı, böyledir işte, bir oyalanmadır” (403)

 

 

Bir romanı ya da bir filmi anlatmam gerektiğinde onu benden sonra okuyacakların(/izleyeceklerin) keyfini kaçırmamak ve onlara bir bakış açısı dikte etmemek için konusuna çok fazla girmemeye, hikayesinden uzak durmaya çalışırım. Gene yazının, bir alıntılar seçmesi haline gelmemesi için de mümkün olduğu kadar az alıntı yapmaya çalışırım. Fakat bu sefer, “Gecenin Sonuna Yolculuk”ta bunu yapmayı beceremedim; konuyu açık etmek ve bol bol alıntı yapmak zorunda kaldım. O yüzden kitabı hiç okumamış okuyucuyu baştan hem uyarayım hem de özür dileyeyim. Şöyle diyeyim; okunmaya değer bir kitap. İsterseniz yazıyı bekletin, kitabı okuduktan sonra okuyun. Belki de siz benim okuduğumdan bambaşka bir şey okuyacaksınız.

Romanda Ferdinand’ın hikayesi kendi ağzından anlatılır. Kitabın önsözünde bu konu hakkında etraflıca bir bilgi var. Onu ve onun tecrübe ettiği dünyayı kendi ağzından dinleriz. Ve Ferdinand’ın dünyaya nasıl yabancılaştığına birinci elden tanık oluruz. Ferdinand ve onun dışında var olan bu dünya sıradan, alelade bir dünya değildir. Bu dünya tekin olmayan, ne zaman ne yapacağı belli olmayan, güvensiz bir dünyadır ve Ferdinand bu dünyada zamanla yarışır. Ferdinand’ın ve arkadaşlarının yolcuğunu geceye çeviren bu tekinsizlik, güvensizlik ve belirsizliktir.

Louis Ferdinand Celine’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” kitabı; durduk yerde, hiçbir sebep yokken Ferdinand Bardamu’nun bir iddia üzerine askere katılışını anlatmasıyla başlar. Kitabı kabaca iki bölüme ayırabiliriz, ki nerdeyse iki eşit parçadır: Savaşın gölgesinde geçen bölüm ile savaş sonrasında geçen bölüm. Savaşın gölgesinde geçen bölüm Bardamu’nun savaş karşısında yaşadığı dehşet ve hayatta kalmak için yaptıklarını anlatmasıyla geçer. Nerdeyse savaştan kaçmak için bütün dünyayı dolaşır ve okuyanını birbirinden renkli binbir maceraya sürükler. Bu arada ölüm korkusundan, Amerika’ya ayak basmasıyla yavaşça sıyrılır ve özgürleşir, bu, yani yelkenliden kaçıp Amerika’ya ayak basmak, onun ilk özgür tercihi olarak kendi sorumluluğunu ve kaderini sırtlamasını sağlayacaktır.

İkinci bölüm Ferdinand’ın Fransa’ya dönüp, tıbbı bitirmesiyle başlar. Fransa’ya dönmek için Molly’den ayrılışı, doktor olmaya karar verişi ise onun diğer özgür kararları olarak not edilmeli.

Bu bölümün ana teması sefalet ve onunla mücadele üzerinedir. Yazarın sefaleti anlatmak için seçtiği mekan olarak seçtiği Rancy’de yaşayan bir çok karakterde onu değişik şekillerde izleriz. Sefalete ya da ölüm korkusuna maruz kalanların hayalleri yoktur. Yoksunluk endişesi onların birer gelecek projelerinin olmasını engeller. Bu ise onları kabalaştırır . (?)

Üzerinden ölümün ezici ağırlığı kalkan Bardamu, “gece yolculuğu”nda yeni döneme girer, kendi deyimi ile daha aşağılara iner. Artık savaşın yaşamda kalma adına dayattığı dünya içinde değildir. Ama sefaletin hüküm sürdüğü bu dünyada tamamen de özgür değildir.*

Celine göre sinema ve dans (sanat) gösterileri bu boğucu ortamı ve onun yaratmış olduğu tek düzelikten kaçış, ortaya çıkan umutsuzluk karşısındaki tek avuntudur.

Ferdinand’ın bütün yolculuklarında yollarının sık sık kesiştiği, bazen beraber yol aldıkları bir arkadaşı vardır : Robinson. Neredeyse hemen her sıkıntıda, her kriz ortaya çıkar. Zeki, becerikli, her ortama kolay uyum sağlayan rasyonel bir insandır Robinson. Fakat adının çağrıştırdığı Cruseo gibi yalnız, hayatla tek başına başa çıkmak zorunda kalmış biridir . İlk bölümde her sıkıntılı anda ortaya çıkışı okuyanda onun hayali bir kahraman olup olamayacağını düşündürür, belki de bir iç sestir diye düşünülür. İkinci bölümde birçok karakterle zaaflarıyla birlikte ilişkiye girince, bir karakter kazandığında bu düşüncenin yanlışlığı ortaya çıkar.

Romanda Robinson’la her karşılaşmamızda onu, onca yeteneğine, uyumluluğuna rağmen hep bir önceki karşılaşmadan daha kötü bir halde buluruz. Sağlığı gittikçe daha kötüleşir, umudu azalır, geleceği hakkında daha kötümserleşir. Bu hâl Touluouse’a kadar böyle devam edecektir.

Hayatta kalmak, ölmemek için küçük hileler, entrikalar, düzenbazlıklar yapabilmesine rağmen hep biraz daha fazla köşeye sıkışır, yabancılaşır. Hayat onu en sonunda bir Raskolnikov’a çevirir. Yabancılaşmanın kısır döngüsünden akılla, çalışarak aşmaya, ayakta kalmaya çalışır, fakat bir türlü beceremez, medeniyetin yoksulları ezdiği bu dünyada. İddialı bir ifade ile söylemek gerekirse, Robinson rasyonel (/ama fakir) insanın (temsili) çıkmazıdır.

Çıkmazının nedeni parasızlık olarak kabul eder. Savaşta da sonrasında da fakirlikten dolayı ayrımcılık gördüğün düşünür. Fakirleri dışılayan onları içine almayan, görmezden gelen bir dünyanın (/medeniyetin?) içindedir. Öyle bir görmezden geliştir ki bu, savaşta ölmelerini umursamaz, bunun böyle olmasını gerektiğini düşünür, fakirlerin hayatı üzerinde hakları olduğuna inanır. Bu umarsızlık muhtemelen bu uğursuz gece yolculuğunun müsebbibidir.

Robinson, Ferdinand’ı bir nevi inzivaya çekildiği Rancy’de de bulur ve peşinden sürükler. Birbirlerinin aynasıdırlar.

“Dolayısıyla onunla, yani Robinson’la yeniden karşılaşmak, beni bayağı sarsmıştı ve sanki nükseden bir türlü hastalık etkisi yaratmıştı. Her tarafına acı bulanmış suratıyla, sanki bana tatsız bir düşü geri getirmişti, uzun yıllardır bir türlü kurtulamadığım bir düş. Sırf bu yüzden iki lafı bir araya getiremez haldeydim.”sh.302

Celine’in “gece yolculuğu”ndan kastı nedir? Celine, bizi Robinson ve Ferdinand ile nasıl bir yolculuğa çıkarmıştır?

Gece yolculuğunun ilk çağrışımı karamsarlıktır. Kitabın yayınladığı 1932 de Birinci Dünya savaşının izleri henüz tazedir. Dünya 1929 ekonomik buhranının içindedir. Bütün bu sıkıntılar Varoluşçu felsefenin (1) imkanlarını zorlanmasını sağlar, ona zemin hazırlamaktadır. Sartre 1938 de Bulantı’sını, 1942 de Sisifos ve Yabancı’sını yazacaktır, yani işin teorisinin dile gelmesi için bir on yıla ihtiyaç vardır. Celin’in gece yolculuğunun bir çok teması, bizi , sanki 1932 de erken bir varoloşçu edebiyatla karşı karşya bırakmış gibidir. Monotonluk, yabancılaşma, gelecekten ümitli olamama, ölüm, saçma ve tiksinti/bulantı. Celin’in romanı Camus’un Sisifos efsanesinde izlediği rota ile birbir aynı gibidir, bir farkla (2):

“Birden, tam aklımdan çıkmışken, kızların şarkısı yaşamdan bile daha güçlü hale geldi, hatta kaderin yönünü tümüyle uğursuzluktan yana döndürdü. Öyle olunca onlar bir yandan şarkı söylerken, ben de şu zavallı dünyanın tüm sefaletini ve de özellikle kendiminkini düşünmeden edemedim, üstelik, tıpkı tonbalığı yemişim gibi, midemi bulandırıyordu kaltaklar, o şarkılarıyla. Oysa en zor kısmını unuttum, hazmettim sanıyordum!”(402)
“…öyle bir hüzün kaplıyordu ki içinizi şarkıyı dinledikçe, doğruydu üstelik hiçbir şeyin hiçbir yere vardığı yoktu, ne gençlik ne de ötesi, öyle olunca da sözler uçup gittikten ve şarkı bittikten epeyi sonra, o melodi adamakıllı uzaklaşmışken iyice çöküyordu insan, kendi döşeğinin üzerine, yalnızca kendine ait olan gerçeğin ta kendisi, nihayet iki seksen uzanabileceğin o güzelim çukurun içine”(404)
“Dünyanın sonuna varmıştık, bu giderek daha da belirginleşiyordu. Daha öteye de gidilemezdi, çünkü daha ötede yalnızca ölüler vardı”(406)
ve arkasından hortlakların resmi geçidi başlar. Bu gösterinin sonunda, gün ışırken söylenen şu cümle de dikkat çekicidir “ Artık istersen gel de bul onları, çok zor. Bunun için Zaman’ın dışına çıkabilmek gerek” (408)

Sisifos efsanesinde de bir gün Sisifos dağın zirvesinde yuvarlanan taşın arkasından bakarken insanın kaderi ve trajedisi olan saçma ile yüz yüze gelir. (2) Bu tarihten sonra Sisifos başkaldırır ve iyimser bir yoruma doğru ilerler.

Romandaki farkı bu iyimser sonuca doğru ilerlememesidir.

Ferdinand için Amerika bir umuttur. Savaşın yıkıcılığında bu umut, ölümden kaçış ile onu (ve Robinson’u) tutkulu bir gezgine çevirir. Fakat Amerika’nın yaratacağı hayal kırıklığı ile savaşın bitmesine rağmen hayatın değişmemesi, fakirlerin durumunda bir değişme olmaması bir ümitsizliğin doğmasına yola açacaktır. Umutlar teker teker buhar olur uçar. Savaş, her türlü kötülüğü peçeleyen bir sebep, mazerettir – savaşın varlığı bir umudun yaşamasını sağlamıştır. Savaşın bitmesine rağmen hiçbir şeyin değişmemesi insanları yeni bir kavrayışa yöneltecektir- gecede bir aşama daha geçilmiştir. Saçmanın idrakı (Camus’un ve varoluşçuların terminolojisine sadık kalırsak) gecenin içinde aşılması gereken bir merhale daha vardır: Ölümün tecrübesi. Bardamu, doktorluğunun da verdiği şansla(?) ölümle, savaş sonrası hayatta da içli dışlı olacaktır – ölüm çevresinde görmezden gelemeyeceği bir şekilde dolanmaktadır. Fakat onu idrak etmesi için Tania ile tanışması, onun hayal kırıklığını görmesi, kendi kendini kapatmış olduğu aşkının kafesinin demirlerine vura vura öldürüşünü öngörmesi ile hortlaklar gecesini yaşaması gerekecektir. Bu gece onun Sisifos’un aşağı yuvavarlan taş karşısında olan biten her şeyi idrak ettiği, saçmayla karşı karşıya kalıp başkaldırdığı, kaderini eline aldığı an gibidir. Bence romanın en kritik dönemeci burasıdır. Burası Celine’in başından beri bizi getirmek istediği yerdir.

Ferdinand’ın gecenin içine yaptığı bu yolculukta yalnız değildir, neredeyse romanın tüm kahramanları benzer tecrübeleri yaşar ve her biri farklı sonuçlar çıkarırlar. Henrouil ana, Robinson birer ölüm tecrübesi geçirir, Henrouillerin gelini ve Parapine’in ise ayağının altından dünya kayar. En son klinik sahibi Baryton işi gücü bırakıp bir gezgine dönüşür. Gecenin içinde, romanın tüm kahramanları nefesleri yettiği kadar aşağılara inerler. İçlerinden bir tek (sanırım) Henrouil ana saçmaya başkaldırır ve olumlu bir sonuç çıkarır. Ve ne gariptir ki, bu tecrübe ona ölüler arasında şen şakrak bir yaşamın şansını verir, kendi kaderini eline almasını sağlar.

Hayata biraz tutunanların hep bir korkuları/endişeleri vardır; öldürülme korkusu, borcunu ödeyeme, başkasının ne diyeceği/ küçük düşme. Bu korkularının arkasına saklanırlar ve yolda geri kalırlar.

Roman Robinson’un tiradı ile biter. Madelon’un aşkı üzerinden hayata bakışını açıklamak zorunda kalır. Ve böylece aşkı tartışmaya açarlar. Aslında tartışılan aşk mıdır yoksa aşk olarak isimlendirilmiş tutku mudur? Eğer aşk tartışılmaya açılacaksa Molly’nin aşkını nereye koyacağız? Burada bence Madelon’un aşkının aslında aşk değil de bir tutku, hırs olduğunu söylemek romanın bütünlüğü açısından bir çözüm olabilir; içinde iktidarı ve sahiplenmeyi de taşıyan. Hayalindeki aşkını ve umutlarını zorla da olsa gerçekleştirmeye çalışmak bir yerde. Hastalıklı bir aşka sahip olan Madelon, neredeyse Molly’nin tam zıddıdır. Madelon ne kadar aşkını elde etmek için baskı yaparsa, Molly de bir o kadar sessiz kalmakta- ufak sitemlerle yetinip, daha öteye gitmemektedir.

Madelon’a göre Robinson ve Ferdinand yılgın, tutunamayan insanlardır. Ümitleri ve gelecek planları olan bir insan için bu yorum doğrudur. Ümidin ötesinde bir umarsızlığa, atalete sahip oldukları da doğrudur. Ama bu, ölüm korkusunu ile ümidin bir aradalığını, yani saçmayı aşanın hâlidir. Robinson’un Madelon’un aşkından (onu gösteriş biçiminden?) tiksinmesi bundan dolayı olmalı.

Peki iyilik? Alcide’in bir dünya savaşından uzakta, bir tropik ormanın ıssızında inzavaya çekilmesi, yeğeninin okuması için ömrünü tüketmesi Molly’nin fedakarlığına çok benzer. Romanın bütününlüğü içinde, yani bir gece yolcuğunda ifade ettiği anlam karşısında çözülmesi zor iki karakterdir Molly ve Alcide. Daha iyi bir yorum için belki biraz daha işgüzar bir okumaya, satırların altına biraz daha bakmaya gerek vardır.. . Muhtemelen Celin, karşılıksız sevgide ve adanmışlıkta gece yolcuğuna istisnai olarak bir ışık görmüş, bu iki aydınlık karakteri hikayesine katarak iki küçük parantez açmıştır.

Son olarak, bu macerada Robinson’u Ferdinand’ın önüne geçiren şey nedir? Hayata meydan okuyabilmesi, umarsızlığı? “Robinson’un başardığını başarabildiğimi düşünmek, yani kafamı tek bir fikirle, ama ölümden bile daha güçlü sapasağlam, muhteşem bir düşünceyle doldurmam ve o zaman da sırf bu fikir sayesinde her tarafımdan zevk, gamsızlık ve cesaret fışkırtmam olacak iş değildi hani. Fışkırtıcı bir kahraman.”551

Benim görebildiğim Robinson’un yaşadıklarından hayata bir itiraz, meydan okuma hali çıkarmış olması. Son meydan okuması ona pahalıya mal olur. Ferdinand ise alışkanlıklarının içinde kendini bir atalete bırakmıştır. Ferdinad, Robinson’un yolculuklarından bir “fikir” çıkararak öne geçtiğini ifade ettiğinde, bence itirazın ve meydan okumalarının (gamsızlığından ve cesaretinden beslenen) bir fikri temeli olduğunu ima etmektedir.

Dipnot :

1-ALBERT CAMUS VE JEAN-PAUL SARTRE’DA ‘SAÇMA’NIN KARŞILAŞTIRILMASI – YÜKSEK LİSANS TEZİ – HAZIRLAYAN Yasemin Akış

“Hayatın herhangi bir aşamasında, bir köşe başında ya da bir lokanta kapısında birden bire insanı yakalayıveren saçma duygusu, kişiyi hayatını yaşayabilmesi için gerekli olan uyku ve dinginlikten yoksun bırakır. İnsan içinde sürekli olarak bir kaygı taşımaya başlar. Bundan sonra kişi, huzursuzluk, tedirginlik ve korku içinde kalır. İnsanın saçma duygusuyla tanışmasında toplumun bir etkisi yoktur. Saçma tamamıyla kişisel bir duygudur. Camus’nün deyişiyle ” kurt, insanın yüreğindedir; onu yürekte aramak gerekir.” 81

Camus saçma üzerindeki ilk düşüncelerini akılla varılmış bir fikirden çok duygusal bir deney olarak işler. Kendisinin ilk olarak Cezayir’deki gençlik yıllarında duyumsadığı bu duygunun, fizik varlığın zenginliği ile ölümün zorunluluğu arasındaki karşıtlığı derinden derine hisseden insanda ortaya çıktığını ve geliştiğini söyler. 82 Saçmanın ilk belirtileri kişisel deneylere bağlıdır. Hayatın monotonluğu ve mekanikliği saçmanın ilk habercisidir. İnsanlar yaşamın mekanikliği ve öldürücü monotonluğu içinde varlıklarının değerini ve amacını sorgulamaya başlarlar. Günümüz modern toplum insanının yaşantısı buna güzel bir örnek oluşturur. Yaşamımızın durmadan tekrarlanması çoğu zaman bizi rahatsız etmez. Hatta bunun bilincine bile varmamız zordur. “Sabahleyin kalkmak, tramvaya binmek, büroda ya da fabrikada dört saat çalışmak, yemek, dört saat iş, tramvay, yemek, uyku…” 83 Bu aynı ritmi haftalar, aylar hatta yıllarca tekrarlarız. Ama bir gün “dekorlar yıkılır”. İnsanlar birdenbire varlıklarının nedenini sormaya başlarlar. “Neden? Sorusu yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır.” 84

Artık günlük davranış biçimindeki bir halka tamir edilemez şekilde kopmuştur. Saçma’nın belirtileri arttıkça insan artık nihilizmin kenarına, hatta uçurumuna sürüklenir. Bundan sonra saçmanın ikinci belirtisi ortaya çıkar. Bu belirti zamanın geçmekte olduğunun korku verici bir şekilde duyumsanmasıdır. Kişi bütün umutlarını geleceğe bağlar ve onun gelmesini bekleyerek yaşar. Geleceğe dair planlar, ümitler, hayaller ona güç verir. Fakat kişi, insan hayatındaki tek gerçek olan ölümün geleceğin ta kendisi olduğunun farkındadır. Camus’nün değişiyle “bu tutarsızlığa hayran kalmamak mümkün değildir.” Kişi bir gün gelir bu tutarsızlıkla daha da fazla yüzleşmeye başlar.

Kişi “yine bir gün otuz yaşında olduğunu görür ya da söyler. Gençliğini belirtir böylece. Ama aynı anda, zamana göre yerini de belirtir. Zamanın içinde yerini alır. Geçmesini beklediğini söylediği bir eğrinin belirli bir anındadır. Zamanın malıdır, içinin ürpertiyle dolması üzerine, en kötü düşmanı olarak görür onu. Yarını istiyordu hep, bütün benliğinin bundan kaçması gerekirken, yarının gelmesini diliyordu. Etin bu başkaldırısı, saçma budur işte. ”

Bir başka neden olarak ise ‘yabancılık’ çıkar karşımıza. Bu durum Pascal ve Kierkegaard’dan beri varoluşçuların biricik çıkış noktası olmuştur. Saçma birçok insanın çeşitli derecelerde duyumsadığı, yabancı bir dünyada tek başına bırakılmış olma duygusundan da kaynaklanır. Bu tek başına kalma duygusunu varlığımızın rastgele ve gelişigüzel olduğu duygusu da doğurabilir. Saçma kavramı, birey ve dış dünya arasındaki kapatılması olanaksız uçurumu belirler. Bilinmeyen bir gücün dünyaya fırlattığı insanlar, bu duruma karşın o dünyanın parçası değildirler. Yerleşmek istediklerinde yurt diye nitelendirebilecekleri bir yer bulamazlar. Yaşamlarını anlamlı bir biçimde sürdürmek, güvenlik altında olmak isterlerken, varoluşun türlü rastlantılarının elinde oyuncak olduklarını algılarlar. Özgür olmak isterlerken doğanın nedenselliğinden kurtulamadıklarını görürler. Sonsuza dek mutlu yaşamak isterlerken, kendilerini her şeye son veren ölümün karşısında bulurlar. Yaşam sevgisinin karşısına, yaşam karşısındaki çaresizlik dikilir. Yaşamını türlü çekişmeler içinde geçiren insanoğlu ne denli uzun yaşarsa, kendini dünyaya o denli yabancı bulur. 86 Camus bu yabancılığı şu şekilde açıklar;

“Birdenbire düşlerden, ışıklardan yoksun kalmış bir dünyada kendisini yabancı bulur insan. Yitirilmiş bir yurdun anısından ya da adanmış bir toprağın umudundan yoksun olduğu için, bu sürgünlük çaresizdir. İnsanla hayatı, oyuncuyla dekoru arasındaki kopma, saçmalık duygusunun ta kendisidir. ” 87 sh.36,37,38

https://archive.org/stream/AlbertCamusVeJeanPaulSartreDaSamaninKarilatirilmasiComparisonOfAbsurdInAlbertCamusAndJenPaulSartre/Albert-camus-ve-jean-paul-sartre-da-samanin-karilatirilmasi-comparison-of-absurd-in-albert-camus-and-jen-paul-sartre_djvu.txt

2- “Camus’nün Sisifos’u taşı tepeye doğru bin bir güçlükle yuvarlaya yuvarlaya çıkarır ve taş her seferinde kendi ağırlığıyla aşağıya yuvarlanır. Yüzlerce defa tekrarlanan bu sahnelerin birinde, Sisifos düşen kayanın ardından tepeden aşağıya inerken insanlık durumunun trajik bilincini bütün çıplaklığıyla yaşar ve düşünür.

Sisifos saçmanın duvarlarını yıkamayacağının bilincine varır. Sisifos ölümlüdür ve yazgısı olan ölüme karşı koymaya gücü yoktur. Bu durumda yazgısından kaçmak yerine- zaten istese de kaçamaz, onu, sınırları içinde kalarak kabullenir. İnsanlık durumunun bu trajik bilinci, onu yaptığı işten zevk almaya, ona bağlanmaya götürür. Çünkü artık tanrıların olmadığı bir dünyada yazgısının tek efendisi kendisidir.

Tanrıların sürekli boşa çıkacak umutsuz bir iş yapmakla cezalandırdığı Sisifos’un en önemli özelliği, cezasını bilinçli olarak kabul etmesidir. Bütün yaşamını ‘evet’lemiş olmakla kendi kaderine egemen olur. Çünkü “taş, kendi taşıdır.”109 “İşte Sisifos’un bütün gizli mutluluğu bundan ibarettir. Kaderi ona aittir. Onun kayası onun meselesidir.”110 Sisifos’daki asıl değişim, aitlik zamiriyle dile getirilir. Daha önce, tanrıların cezası bağlamında dayanılmaz, insanı aşağılayan bir zorlama olarak görünen şeyi, Sisifos şimdi kendi malı haline getirir. Sisifos taşı kabul ederek “evet” demiştir. Bu “evet”, pes etmenin bir ifadesi olarak yorumlanmamalıdır. Sisifos “evet” dediğinde, hayatını mutlak ve yok edilemez kılar. Bu edim, bir bakıma onun özgürlüğünü kanıtlamasıdır.

Sisifos kendisini sonu gelmez bir çabanın uygulayıcısı olarak görmez. İniş ve çıkışını birbirine zıt iki unsur olarak görmektense, döngüsel bir hareket olarak kabul eder. Sisifos, çabasını düz olarak ve bir yolun sonundaki hedefe doğru yapılan bir ilerleyiş olarak gördüğü sürece mutlu olamaz. Tepeden aşağı inişine hayatına dahil olmayan bir edim olarak baktığında, bu edimi mümkün olduğu kadar çabuk tamamlayıp asıl yaşayışına dönmek ister. Oysa bu edim de onun yaşayışının bir parçasıdır. Şimdi, düz değil de dairesel olan yolun her noktası, aynı zamanda başlangıç ve sondur. Artık, taşın günün birinde yukarıda kalacağını ve zahmetinin son bulacağını ummaz. Böyle bir umudu olduğu sürece, taşın aşağı yuvarlanmasını bir felaket olarak görür. Ancak taşın yuvarlanmasını değiştiremeyeceği bir gerçek olarak kabul ettiği zaman, taş kendi içinde bir anlam kazanır.111 Onu kendi amacı için bir araç gibi kullanır.

Camus’ye göre Sisifos, yazgıyı insanlar arasında sonuçlandırılacak bir işe dönüştürür. Onun keşfettiği bu yolda tanrılar da onu engelleyemez. Çünkü yazgısı kendisinindir ve kayası kendi nesnesidir. Aynı şekilde saçma duygusunu içinde hisseden insan da, sıkıntısı üzerinde gözlem yapmaya başladığı zaman, bütün putları yıkar. Camus’ye göre kişisel bir alın yazısı varsa, yalnızca tek bir alın yazısından söz edilebilir; ölüm. Ancak, insan bunu kaçınılmaz bulduğunda küçümseyebilir. İnsanın kendi yaşamına yönelmesini simgeleyen Sisifos, insansal olan her şeyin tümüyle insan kaynaklı olduğunu gösterir. Çünkü tanrıları yadsıyan Sisifos için, efendisiz olan bu evren ne anlamsız ne de değersiz görünür.112” sh. 45,46,47

-a.g.e.

Margaret Mazzantini – Sakın Kımıldama

Margaret Mazzantini, bol ödüllü romanı “Sakın Kımıldama” da oldukça klişe ve tanıdık bir hikaye anlatır. Buna rağmen, bu tanıdık hikayenin altında oldukça ciddi bir probleminin etrafında dolanmasını da bilir.

Hikaye bir cerrah olan Timoteo’nin kızının geçirdiği motosiklet kazası sonucu çalıştığı hastahaneye getirilmesiyle başlar. Timoteo’nin kızı Ada’nın bir beyin ameliyatı geçirmesi gerekmektedir ve o bir cerrah olmasına rağmen kızının ameliyatına girmeye cesaret edemez. Ameliyathanenin kapısında onu sarsan hikayesini kızına hayali bir şekilde anlatır.  Timoteo sıradan, kötü bir roman kahramanıdır. Hikayesi bir kahramanlık, cesaret hikayesi değildir. Zayıf bir karaktere sahiptir, yeri geldiğinde bencil ve saldırgan olabilmektedir. Tanınmış bir cerrahtır. İyi bir işi, iyi/düzenli bir hayatı, güzel bir karısı vardır. Fakat yolunda gitmeyen bir şey vardır, pek tarif edilmez bir iç sıkıntısı. Zaman zaman hepimizin yaşadığı,  aşina olduğu tanımlanamaz bir sıkıntı.

foto1

Uzun ve bazen teknik terimlerle detaya boğulan, çoğunlukla bir yere ulaşmayan tasvirler roman ilerledikçe kahramanının iç sıkıntısının ifadesidir. Kendini içine sıkıştırdığı sıkıntıyla dünyayı buğulu bir pencerenin arkasından seyrediyor gibidir. “Benim için çoktan camın arkasındalar, dünyayı istemediğim, dünyanın da beni istemediği zamanlarda dünyayla sınır çizdiğim, her zamanki buğulanmış camın arkasında” 172

Buğulanmış camın öte tarafında nerdeyse bir otomat gibi yaşaması, bu dünya yaşamaya yaracak niteliklere sahip olmayan İtalya ile tanışmasına kadar sürer. İtalya, karısı Elsa kadar güzel değildir; hatta çirkindir, kötü kokar, kötü giyinir, kötü bir işte çalışır ve bir barakada yaşar. Timoteo ona muhtemelen bu yüzden saygı duymaz ve zorbaca davranır.

Her şey, gene zorbaca bir davranışından sonra, İtalya’nın onun için yapacağı makarna ile değişir. Niteliklerin dünyasından bambaşka bir dünyaya geçeriz. Yüklenilmiş olan bütün nitelikler; rüküşlükler, çirkinlikler, pis kokular gider yerine yeni ve başka bir şey gelir. İtalya sahip olduğu niteliklerin toplamından başka bir şeydir artık. Yazar bizi oldukça ilginç bir soruyla karşı karşıya bırakır. İnsan sahip olduğu niteliklerinin toplamı mıdır? Yoksa onun, yani tüm bu niteliklerin dışında bir şey midir. Bir özü var mıdır? İnsan denen şey, görünen niteliklerinden, onların toplamından başka bir şey midir?

foto2

 

Yazarın herhalde burda İtalyan olmasından kaynaklanan bir iltimasla, makarnaya ruha/öze, artık her neyse,ona açılan bölüm öncesinde bir selam yollar. Şekillerin dünyasından oraya geçilir; rüküşlüler, çirkinikler, pis kokular italya’ya yüklenen her kötü nitelik kaybolur. Artık, İtalya sahip olduğu niteliklerin dışında bir şey olarak okurun karşısına çıkar. İnsanlar arası diyalog, bu ne olduğu bir türlü izah edilemiyen özle var olur. İtalya neye dönüşmüştür?  Hikayesi olan birine mi? Belki. Elsa’nın bir Yunan heykelini hatırlatan güzelliğine karşın, İtalya’nın kusurları onu bir hikaye sahibi yapar. Ve ancak bir ruhun bir hikayesi olur, heykellerin/resimlerin değil.

Oğlum, hiçbir gümüş bedenli dilber, hamam duvarlarına çizilmiş resimlere kendisini gösterir, onların karşısında cilvelenir mi?

O huri gibi güzel resimler şöyle dursun, kalkar, yarı kör bir kocakarıya karşı cilvelenirsin.

O kocakarıda olan ve resimlerde olmayan nedir ki seni o resimlerden tutup çeker? 

Sen söylemezsin ama ben söyleyeyim: Akıldır, duygudur, anlayıştır, tedbirdir, candır.

Kocakarıda insanla kaynaşan can var. Halbuki hamamdaki resimlerde ruh yok. 

Hamam duvarındaki resim, bir harekete gelseydi derhal seni kocakarıdan çekerdi. (Mesnevi 6. cilt)

 

Birinin sevgi dolu bakışlarına, ilgisine muhatap olabilmek kolay ele geçirilen bir şey değil. Ama  dirseğim tezgâha dayalı, elimde on bin liret, böyle bakılmak için, hayatımda bir kez o zavallı engellinin spastik gence baktığı gibi birinin bana bakması için, sağlıklıların safındaki yerimi memnuniyetle bırakabileceğimi düşünüyordum.” 96 Akılla ölçüp biçtiğinde – nitelikler dünyası ile kıyaslandığında rasyonel olmayan bir kıyas.

Bir diğer zor soru, bir başkasının ruhuna/özüne ne kadar nüfuz edebiliriz? Aslında olan şey nedir? Sonuçta nüfuz ettiğimiz şey kendi ruh dünyamız, çünkü ancak kendi idarkımızda kendi idrakımızın ufkunda gezinebiliriz, fakat bir farkla karşımızdakinin genişletip refakat ettiği bir ufukla. Ve vefanın muhatabı da bu refakattır herhalde. Buzlu camın bu tarafında, bir başkası muhtemelen bize kendi idrakımızda gezme şansını veriyor, öbür türlü, tek başına olduğumuzda kendi idarkımıza da kapalıyız. Çocukluk hatıralarımız, onlarla hesaplaşmamız hep anlatacak hikayemizi,  dinleyen bir kulak olduğunda var. Şöyle demek ne kadar doğru bilemiyorum, ancak hikayesi olan biri hikayelerimize dokunup onları canlandırıyor.

Görünüşlerin ötesinde iki insanın sadece sevgiyle bağlanabileceği mümkün bir dünya var mıdır? Mazzantini buna ümitvar bir cevap verir.

“Sakın Kımıldama” bir klasik değil, büyük bir ihtimalle olmayacak da; ama kolay okunan iyi bir kitap.

Bir not, kitap 2004 yılında “Don’t move” ismiyle filme çekilmiş. Filmin imdb adresi

http://www.imdb.com/title/tt0330702/

foto3

 

Tumblr’da şube açtık…

Az söz, bol görsel

http://efemerist.tumblr.com/

Abdülbâki Gölpınarlı – Ahmed Güner Sayar

images

Yakın dönemin en büyük şarkiyatçısı Abdülbâki Gölpınarlı  üzerine birinci elden tanıkların anlattıklarından derlenen, taassuptan uzak bir kitap. Anılarla süslenmiş derli toplu bir portre.

Kitap Gölpınarlı’nın hayatından kesitler verirken, onun düşüncelerini ve bu düşüncelerindeki değişimleri eserlerine, anılarına, eleştirilere dayanarak tartışıyor. Burada ses getirmiş iki kitap öne çıkıyor; üstadın “Melâmilik ve Melâmiler” kitabı ile “Divan Edebiyatı Beyanındadır” kitapları. Bu iki kitabın yanında kitapta bol bol da anılara yer verilmiş.

Ahmet Güner Bey, Gölpınarlı’nın hayatı boyunca sadakatle bağlı olduğu üç okul olduğundan bahsediyor; 1- Ehl-i Beyt sevgisi 2- Mevlâna ve Mevlevîlik 3- Seyyid Abdülkadir Belhî hazretleri. sh.176. Belki bunlara Hüseyin Fahreddin Dede de eklenebilirdi, ama Mevlevîlik maddesi içinde kabul edildiği için ayrıyetten sayılmaya ihtiyaç duyulmamış olabilir.  Gölpınarlı’nın bu üç farklı okulu, fikri kendi dünyasında/zihninde birbiriyle çelişmez şekilde bütünleştirdiğini, bu üç dayanak noktasının onun içinde birbirini destekleyen ve birbiriyle çelişmeyen bir fikri yapı oluşturduğunu düşünmek sanırız yanlış olmaz. Yani hakkında söylenilen hayatının savrulmalarla geçtiği, muhataplarına keyfi davrandığı ithamının elden geçirilmesi gerekir. Onun gibi  ömrünü tasavvufa adamış birinin kabul ettiği, zamanla olgunlaşatırdığı belli bazı ilkeler olmalı. Düşünce dünyasında karşılaştığı olayları tartabileceği kendine has bir takım mihenk noktaları, temel kabulleri olmalı. Sanırız onu anlayabilmek için bu ilkeler üzerine konuşmak, düşünmek daha doğru olacaktır.

Gölpınarlı’nın Mevleviye içinde durduğu bir yer var. Şems’in Makalat’ında ve Eflakî’nin Ariflerin Menkıbeleri’nde bahsettiği Mevlâna – İbn-i Arabi gerilimini inkar etmez ve Şems’in yanında yer alır. Şems’siz bir Mevlâna düşünmez. Peki uyuşamadıkları şeyler nelerdir?

Muhyiddin Arabi Hz. leri gezgin bir derviş. Yöntemi belki de bu yüzden uzlet ve cezbe. (Hilyetül Ebdal)1. Mevlâna Hz.leri ise istisnalar hariç yerleşik biri; ders veriyor, evlat yetiştiriyor, çarşıda pazarda dolaşıyor. Dönem Moğol istilası dönemi. Dağılmış bir toplum var. Anadolu’daki dönemin bütün erenleri için toplumun tekrar inşası, bir medeniyetin kurulması yakıcı bir sorun – göz ardı edebilecekleri bir şey değil. Belki de bu yüzden sohbet, sema, aşk, melamet öne çıkıyor. Konevi’nin Hz Mevlana’ya atfen “Ne garip müridleri var, dülgerler, hallaçlar, kuyumcular etrafında”2 der.  Arabi ve Konevi gibi etrafı havaslarla çevrili değil.

Süleyman Uludağ’ın Diyanetten çıkan kitabında Arabi’nin Yeni platonculuktan etkilendiğinden bahsedilir.3 Gerçekten de Fusûs’ da çizilen kozmoloji ve evren resmi yeni platonculğunu izlerini taşır gibidir. Aynı yolu izleyen bir başka yeni-platoncu Aziz Agustinus “İnanmadıkça anlamayacaksın” der.4 Yukardan aşağıya bir zorunlulukların, determinizimin felsefesidir anlatılan. Bu metafiziğe ve determinizme itiraz Gazali ile seslendirilmeye başlanır. Mevlâna ve Şems’in takip ettikleri düşüncenin/irfanın bu olduğu söylenir.5  Mevlana’nın irfanında kullandığı yol diyalektiktir. Mesnevî de geçen “Bedevi ve karısı”, “On iki prens” hikayelerinde  bunu açık bir şekilde görürüz. Mevlâna kestirip atmaz, düşüncenin izini karşıtlar içinde takip eder. Muhatabını susturmaz, onun itirazına fırsat tanır, bu itirazla düşüncesini yeniden yapılandırır. İnsan onun için toplumla öğrenir, “Çocuklar oyunla öğrenir” der. Muhtemelen bu yüzden Mesnevi’de bir evren sunmak yerine derdini hayvan hikayeleri anlatır, öğüt verir. Arabi’de ise insan Tanrıya uzletle, zikirle yaklaştıkça irfanı artar, doğru insan olur.

Gölpınarlı’nın 3. Devre Melamiler için zaman içinde değişen fikrini de bu resim içinde değerlendirmek uygun olacakmış gibi geliyor.

“… Seyyid Muhammed Nûr, çok değer verdiği Niyazi’nin Divan’ını 1875-1879 yıllar arasında şerh ederek öğrencilerine okumalarını tavsiye eder” sh.90

Niyazi Mısri için “Sünnîliğe bağlı olmakla beraber kendisini İbn-i Arabî gibi ‘Hatm-i Vilâyet’ makamına sahip sayan Mısrî” sh. 89

Kanaatimizce Gölpınarlı, 3. Devre Melamilerde İbn-i Arabi’ye yönelen bu meyili gördüğünden onları Melamiye şubesi içinde tutmaktan vaz geçmiştir.  Hiyararşik bir evren kabulü ile yarı-tanrı bir veli görüşünün, zaten kendini gizlemek olan bir anlayışla uyuşmayacağını düşünmüş olabilir. Bir tarafta faniliğini öne çıkaran bir tasavvuf anlayışı diğer yanda hulul ile Tanrının sevgisine mazhar olmuş üstün insan fikri.

Eğer bu yorum doğru ise Gölpınarlı’nın eserlerinde Melamilik (ve fütüvvet) vurgusunun neden bu kadar koyu olduğuna bir cevap vermek de mümkün olur.

“Divan Edebiyat Beyanımdır” üzerine daha sonra kendileri üzüntülerini dile getirmiş. Yazılış gayesinde bazı içerik endişeleri söz konusu olabilir.

Ahmed Güner Sayar’ın bu eseri günümüze kadar gelen tartışmlara ışık tutması açısından faydalı bir eser olmuş.

düzeltilecek

1- http://ibnularabi.com/hilyetu-l-ebdal/

2-Mevlana Celaleddin (Hayatı-Felsefesi) – Abdülbaki Gölpınarlı

3-İbn Arabi-Prof.Dr. Süleyman Uludağ-Diyanet Vakfı Yayınları

4-http://mesneviyiokumak.blogspot.com.tr/2012/09/futuvvete-dusman-bir-tasavvuf.html

5-  http://mesneviyiokumak.blogspot.com.tr/2007/08/mevln-ve-tebrizli-emsde-akl-kavram.html

Bilinmeyen Bir Tanrı’ya – John Steinbeck

bilinmeyen-bir-tanriya-mb104546_1969732_r1

İlk defa bir romanda uzun doğa tasvirlerden sıkılmadım. Hatırlarım, çocukken okuduğum “Sefiller”de uzun uzun anlatılan Waterlo Savaşı’ndan, Paris’in kanalizasyonlarından nasıl da sıkılmıştım.

Doğada, onunla bir uyum icinde yaşayan için ölüm fikrini kabul etmek zor olmalı. Romanın kahramanı Joseph içinde öyle olur. Kaybettiği babasının ruhunun bahçesindeki bir ulu ağaçta yaşadığını kabul edere. Böylece yaşayan, üreyen; devamlı bir canlılık/hareket içindeki tabiatla da uyum sağlamış olur. Yüzler unutulurken hatıralar zihnlerde bir sekilde canlı kalır.
Geride kalanların güç alacağı bir haldedir, bazen bir oyun/bazen bir iman.Steinbeck bize atalar dinlerinin, panteizmin insan ruhunda nasıl kök saldığını “Bilinmeyen Bir Tanrı’ya”da en renkli bir şekilde anlatır.

Bizde de çaput bağlanan, kudsiyet atfedilen ağaçları hatırlattı; sedirler, incirler, cevizler. Başucuna sadece bir ceviz ağacı isteyenler. Bir belgeselde Aşık Veysel’in vasiyetini izlemiştim. Mezarının cevresinin yapılmasını istemiyordu ulu ozan. Ondan bitecek otlardan koyunların, keçilerinde istifade etmesini ister.

Çevirinin hakkini da teslim edelim. Bir kez daha usta ısı bir çevirinin okuma keyfini nasıl artırdığına şahit olduk.